Hayalperdesi - Cemal Şakar - %25 İskonto - Selis Kitaplar | kidap.com.tr • Sanal Dünyadaki Kitapçınız
Ana Sayfa

E-posta
Şifre
Parolamı Unuttum
Yeni Üyelik

İnceledikleriniz

Siz Adamı Ölmekten Güldürürsünüz
Günü Hz. Muhammed Gibi Yaşamak
Sibirya Ekspresi
Oğlumu Yetiştiriyorum
Hayat Kitabı Kur'an
Sorularla Çanakkale Muharebeleri 1
Fars Mitolojisi Sözlüğü
Ahlak-ı Nasıri
Ne Yapmalı
Televizyonları Bozulan Şehir
Hayalperdesi

İçerik Ortaklarımız
Kitaphaber.net
Kibo.com.tr
Mentis.com.tr

Çok Satanlar
 İki Darbe Arasında
 Çöl-deniz
 Kayıp Gül
 Hz. İnsan
 Katre-i Matem
  Kayıp Gül
 Açlık Oyunları
 Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı 2

Yeni Çıkanlar
 Toplumsal Cinsiyet
 Yeşilçam Günlüğü
 İlkgençlik Çağına Öyküler
 Bir Maskenin İtirafları
  Bozkırın Sırrı
 Yoksulların Ve Şairlerin Kitabı
 Eski Dünyaya Yeni Bir Bakış (3 Kitap)
 Başkası Olarak Kendisi
 Cumhuriyetin Harcı
 Mehmet Akif Hayatı Ve Eserleri

 
     Detaylı Arama

Ana sayfa Ana SayfaSelis KitaplarCemal Şakar

Hayalperdesi - Cemal Şakar
Resmi Büyüt
Hayalperdesi

Liste Fiyatı : 6.00 TL

İndirimli Fiyatı : 4.50 TL
(%8 Kdv Dahil)

İndirim Oranı : 25% 3 Gün içinde Kargo'ya teslim

Söyleşen: Ahmet Nedim, Cemal Şakar
Yazı Kaynağı: Yeni Şafak Kitap Eki


Beş yıl aradan sonra Cemal Şakar beşinci öykü kitabı "Hayalperdesi"yle okurlarıyla buluşuyor. On öykünün yer aldığı Hayalperdesi'nde sadece Bağdat Kudüs Kabil ile Küp arasında tematik bir bütünlük var. Onun dışındaki öyküler tematik olarak birbirine bağlı öyküler değil. Şakar, öyküleri için"Gündelik hayatım içinde yapmadıklarımı, yapamadıklarımı öyküde yapacak değilim. Biliyorum ki amellerimden dolayı hesaba çekileceğim ve öykü de benim amellerimden biridir." diyor. Öykülere metafizik bir anlam yüklemenin doğru olmadığını söyleyen Şakar, öyküler bir yolculuksa o yolun kendisini cennete ulaştırmasını temenni ediyor. Bu anlamda ise "sabıkasız bir sicil" istiyor ve "öykülerinin de bu temiz sicili bozmasına" izin vermeyeceğini söylüyor.

Cemal Şakar, öykülerini okura anlatır mı, yazar mı!

Sorunuza hikaye-öykü farklılaştırılması bağlamında cevap vermek isterim. Bu ayrıma ilk kez Yaşar Kaplan'da rastlamıştım. Daha sonra kimi yazar ve eleştirmenler tartışmaya katkı sağladılar. Yazı Bilinci'nde yer alan Anlatmak ve Kurgulamak adlı denemelerimde, ben de alttan alta hikaye-öykü ayrımına değinmeye çalışmıştım. Hikaye genellikle ontolojik bir zorunluluk olarak değerlendirilir: İnsan 'anlatmak' zorundadır. Ancak anlatarak kendini başkalarına açar. Anlatmak başkalarıyla ilişki kurmanın tek yoludur. Bu ilişki olmaksızın insan kendini anlatamaz; zira anlatmak ancak başka bir bakış açısıyla mümkündür. Andığımız bakış açısıyla insan bir yandan kendini anlatırken, diğer yandan da başkalarının hikayelerini dinleyerek onlara katılır; onların hikayelerini alır, değiştirir, dönüştürür, içselleştirir yani kendileştirir. Böylelikle 'verili olan ana hikayeye' katılır. Bir anlamda varoluşa ait sorularını, kaygılarını, deneyimlerini, gözlemlerini anlatarak kendini gerçekleştirir; ya da gerçekleştirme yolunda adımlar atmış olur.

Bilindiği gibi öykü 'modern' bir tür; hatta türlerin en moderni bile diyebiliriz. Bundan dolayı moderniteden bağımsız düşünmek bana pek mümkün görünmüyor. Yani modernite doğmasaydı, öykü de olmayacaktı. Bu bağlamda öykünün belirleyici niteliği, sizin 'yazmak'; benimse 'kurgulamak' olarak kavramsallaştırmaya çalıştığım şey olmalı. Belirleyici niteliği kurgulamak olarak öne çıkarmamın birçok nedeni var. 19. yüzyılda tanıştığımız bu modern 'şey'le, ilk dönemler ezbere bildiğimiz nağmeleri terennüm etmek istediysek de başarılı olamadık. Çünkü bu enstrümandan, istediğimiz sesler bir türlü çıkmıyordu. Ancak kısa zamanda aramızda bir ünsiyet peydah oldu. Zira hem toplum hem de bireyler olarak hızla modernleşiyorduk. Bu yolculuğumuza tam da denk düşecek şekilde hayatı, 'yazarak' yeniden kurmaktan; yazdıklarımızın kendi gerçekliğini kendilerinin ürettiğinden, dolayısıyla gerçeklikte bir yaratılmış olarak yerini aldığından; özgünlükten sözetmeye başladık. Sözlerimiz ya da öyküye yüklediğimiz anlam, aslında modernitenin temel savlarıyla mütekabiliyet içindeydi. Zira modernite hayatı yeniden, rasyonalitenin ışığında kurmak değil miydi! Öykü de hayatı yeniden yeniden kurma iddialarımızın, düşlerimizin, yenilgilerimizin, hüzünlerimizin güzelce ifadesi olarak bir kez daha yılmadan, yenilmeden kurmanın ötesinde miydi! Ötesinde midir! İzninizle Kurgulamak'tan bir alıntı yapmak istiyorum: "Artık o; başkalarına kendimizi anlattığımız ya da onlardan dinlediğimiz hikayelerdeki gibi her zaman telafisi mümkün, uçup giden sözden farklı olarak geri alınamaz, değiştirilemez bir yapıdır." Evet, kurduğumuz, kurguladığımız bir yapı. Benim ne yapıp yapmadığıma gelince, kararı okuyucu verecektir.

Öykü yazmak acılıdır çünkü hayatla hesaplaşırsınız, eğlencelidir, bir hayatı yeniden kurarsınız bir bulmaca gibi...

Doğrusunu isterseniz insanın yeryüzünde bulunma halini en güzel anlatan duyarlılığın hüzün olduğunu düşünüyorum. Ancak daha çok tasavvufun ontolojik bir sorunsal olarak ortaya koyduğu gurbet ve hüzün çözümlemelerinin kolaycılığına düşmeden, bizi biz yapan; içimizi 'kanırtan' bir hüzün. Çünkü gurbet ve hüzün; tasavvufun 'hazır simgeler' dünyasından kolaylıkla devşirebildiğimiz simgeler. Kaynağı itibariyle binlerce yıllık 'yük'leriyle de peşinen 'deruni anlam' katmanlarını bize taşıması nedeniyle kolaylıkla metafizikleştirilebilen duygular. Bir yazar olarak bundan kaçınmak mümkün değil elbette; başımız her sıkıştığında başvurduğumuz ana kaynaklardan biri, belki de en vazgeçilmez olanı. Dahası kimi kavramlar ve simgeler siz isteseniz de istemeseniz de ilk-elde, hemencecik oraya atıf yapıyor. Ama biraz direnmek lazım; kendimize ait; deneyimlediğimiz, yüreğimizi yakan, beynimizi kanatan, hadi abartmayalım; üzüldüğümüz, sevindiğimiz, kazandığımız, kaybettiğimiz anları anlatabilmenin 'dil'ini bulmak öykücünün görevi olmalı değil mi! Ancak bu dili bulabilirsek sizin dediğiniz halleri yaşayabiliriz. Yoksa öykü bizatihi acılı ya da eğlenceli bir şey değildir. Bütün haller insana aittir, insanidir; öykü de ona aittir ve onundur.

Dindar bir öykücü farklılığı mıdır, öykü içerisindeki "mevlit, cami" gibi imgelerin daha çok bulunması ve tasavvufi dikkat!

Mümin biri olarak imanım, benim hayattaki sınırlarımı da belirliyor. Daha doğrusu Hududullah olarak Kur'an'da vazedilen sınırlara riayet etmem emrediliyor. Yoksa bunlar benim belirlediğim, isteğimce esnetip daraltabileceğim sınırlar değil. Bu anlamda mümin neleri yapabileceği kadar; neleri yapamayacağıyla da tanımlanan, tanınan biridir. Öykü de uymak zorunda olduğum sınırların dışında, alabildiğine özgür ya da tutsak değildir. Ben neredeysem o da orada olmalı. Gündelik hayatım içinde yapmadıklarımı, yapamadıklarımı öyküde yapacak değilim. Biliyorum ki amellerimden dolayı hesaba çekileceğim ve öykü de benim amellerimden biridir. Üstelik kendi ellerimle yazdığım, kendi ellerimle oluşturduğum bir sicil; mahrem de değil. Başkalarına açtığım, anlattığım, kurduğum minik dünyalar. Mahrem günahlarım karşısında, öykümün kaçacak, saklanacak bir yeri de yok. Dahası minik dünyalar olarak sevimlileştirmeye çalıştığım bu amellerimin vebali de büyük. Çünkü hangi zamanlarda, hangi mekanlarda kimlerin eline geçeceğini, hangi yüreklerde, hangi yaraları kanatacağını da bilemiyor, hesaplayamıyoruz. Biliyoruz ki, kim hayırlara sebebiyet verirse sevap; şerlere sebebiyet verirse de günah alır.

Aslında mevlit, cami gibi imgelere sadece dindarlarda rastlamıyoruz. Tersine öykücülüğümüzde mebzul miktarda kullanılmış ve kullanılmaya devam ediyor. Bir farkla ki; dindar olan öykücülerde bu imgeler asli, sahici yerini buluyor. Sadece kültürel bir zenginlik olarak, mozaiğin renklerinden bir renk olarak değil; imana dair delaletler olarak yerlerini alıyor.

Öyküleri kurgulamak sizin için bir anlamda, bir bütün fotoğrafın, dağılmış diğer parçalarını bir araya getirmek midir! Yani tamamlamaya çalıştığınız bir fotoğraf mı var, aynı zamanda okura da göstermek istediğiniz!

Yok, hayır! Bu oldukça iddialı olur. Sadece 'haller' yaşıyorum, kimi duygulanımlar; açmazlar, çelişkiler, hüzünler, sevinçler. Sonra 'nedense' bunları yazma ihtiyacı hissediyorum; hani derler ya, kendi kendilerini yazdırıyorlar diye, öyle bir şey olmalı. Bu nedenle öykülerim yan yana getirildiğinde bir fotoğrafı tamamlar diyemem. Sadece Pencere öykülerim ve Bağdat Kudüs Kabil ile Küp arasında tematik bir bütünlük vardır. Onun dışındaki öykülerim tematik olarak birbirine bağlı değildir. Ancak bazı dönemlerde kimi imgeleri ve temaları tekraren yazdığım oldu, olmaya da devam ediyor. Bu bakımdan bazı öykülerim imge ve tema olarak ortak payda da toplanabilir. Yalnız bu ortak payda bile, onların bir fotoğrafı bütünlediğini göstermez. Zaten insan olarak bizler natamamız. Aslına bakarsanız bizi yeniden yeniden yazmaya iten şey de bu tamamlanmamışlık duygusudur.

Öykülerinizi bir yolculuk olarak tanımlarsak, siz neyin peşindesiniz! Yol sizi nereye götürüyor!

Doğrusunu isterseniz cennete talibim. Yolumun beni oraya çıkarmasını umuyorum. Daha önce de söylediğim gibi ömür dediğimiz şey bir anlamda sicilimizdir. Sabıkasız bir sicilim olsun diye dua ediyor, tövbe ediyorum. Öykülerimin de bu sicilimi bozmasına izin veremem.

Öykülerimin bir yerden gelip bir yere gittiği yok; giden benim. Aslolan benim yolculuğum. Allah'la aramızda bir akit var. Bu bağlamda öykü; aktimizin yüklediği diğer emanetlerden daha farklı bir yerde durmuyor. Yanlış anlaşılmasın öyküye metafizik bir anlam filan yüklemek istemiyorum; tam tersine o da benim diğer yapıp etmelerimden farklı değil. Benden sadır olan, bundan dolayı da insana ait tüm zaafları üzerinde taşıyan bir faaliyet. Herhangi bir fısıltı, ilham ya da sadık bir haber filan alıyor değilim; yeteneği gözardı ederek söylersem; çalışıyorum, düşünüyorum, okuyorum; eğer söyleyebilecek bir sözüm olursa oturup onu en güzel bir biçimde söyleyemeye, yazmaya çalışıyorum.

"Yıllardır öykü yazıyordu. Her yazdığı öyküden sonra, Yunus'un: "Yerden göğe küp dizseler birbirine berkitseler..." dizelerini anımsıyordu; küplerin üzerine bir tane daha koyduğunu varsayıyordu; ama yükseltmeye çalıştığı bu binanın altından bir tuğla çekildiğinde geriye sadece bir gümbürtü mü kalacaktı; tedirgin oluyordu; kartondan evler yapmak ya da kumdan kaleler..." Diyorsunuz; öykü yazmak tedirgin eder mi yazarı!

Alıntı yaptığınız öyküm, bir anlamda öykü türüne 'içeriden' yöneltilmiş eleştiridir. Yazıyoruz, bir söz söylemeye çalışıyoruz. Ama derdimizi ne kadar layıkıyla anlatabiliyoruz; öykü derdimizi anlatmaya ne kadar uyuyor; bizim ona yüklediğimiz anlamı, işlevi öykü ne kadar yerine getirebilir gibi kimi kaygıların sorgulandığı bir çalışma. Her yeni öyküyle bir tuğla daha koyduğumu düşünüyorum; bir işaret; bir iz. Düşünüyorum da, düşündüğümü ne kadar gerçekleştirebiliyorum! Doğrusu bu anlamda kaygılarım var. Bir öyküyü bitirdiğimde elbette onun iyi, güzel olduğunu düşünürsem yayınlıyorum ya da tamam, bitti diyorum. Ama düşünmekle, gerçekleştirmek arasında ciddi bir uçurum var. Tamam, iyi, güzel oldu demekle öykü iyi ve güzel olmuyor; uçurumun derinliğini anlamak için özeleştiri yazarın tek tutamağı bence. Öncelikle kendimize, sonra da okura numara çekmeden yaptığımız şeyin sıkletini iyice bilmek lazım. Bunu biz kendimize dönük olarak yapmazsak; bir gün bir Molla Kasım çıkar gelir, ellerimizle özene bezene kurduğumuzu yapıyı tarumar ediverir. İşte önemli olan bu tarumar oluştan sonra geriye ne kalacağıdır.

Son olarak; "Hayalperdesi" kaçıncı küp, daha çok var mı göğe kadar!

Hayalperdesi benim beşinci öykü kitabım. Bundan sonrakilerin sayısını ben bilemem. Gelecek gaybtır ve biz gaybı bilemeyiz. Sonraya ait her ne varsa hepsi nasiple ilgilidir; tıpkı öncekilerde olduğu gibi. Sadece Allah'a yöneliyor ve O'nun razı olacağı öyküler yazabilme gücünü istiyorum ve elbette gümrah bir kalem...

04.04.2008

Yazı Hazırlık: Kitaphaber.net

Yazan: Suavi Kemal Yazgıç
Yazı Kaynağı: Dergibi.com

Kendini "öyküye" hasretmiş bir yazarımız olan Cemal Şakar'ın Selis Yayınları'ndan çıkan 5. öykü kitabı Hayalperdesi, onun ulaştığı ustalığı ispatlayan bir kitap. 12 öyküden oluşan kitapta, Şakar'ın öykü dünyası "sağlam" bir kurguya, emek mahsülü bir dile yaslanıyor. Ancak bundan ibaret de kalmıyor. Çünkü "insanı" anlatıyor Cemal Şakar.

Kendisiyle yapılan bir söyleşide "insanın yeryüzünde bulunma halini en güzel anlatan duyarlılığın hüzün olduğunu düşünüyorum" diyen Şakar'ın kitabında yenilen, tutunamayan karakterler çok. Kah kendine, kah çevresine kah ideallerine yenilen insanlar bunlar. Ancak en çok da KENDİLERİNE. Bilgisayarın Word Belgesine "Anlatabilmeliydim" yazıp devamını getiremeyen yazarın, televizyonda haberlerden Bağdat, Kudüs, Kabil haberlerine kaç kişi ölmüş diye bakmaktan ve dedikodu yapıp, enerjilerini ev, otomobil almaktan başka "anlamlı" bir şeye odaklamayan eski idealist arkadaşların, "Güneşe Yürümek" isterken bir işporta tezgahına bile tutunamayan devrimcinin en büyük düşmanları kemire kemire yiyip bitirdikleri kendilerinden başka bir şey değil esasen. Şakar, "özeleştiri" dozu yüksek öyküler kuruyor, kurguluyor bu anlamda...

Cemal Şakar'ın "Hayalperdesi"ne Aynı idealler çevresinde toplanıp olgunlaştıktan sonra hayat gailesinde sürüklenip yiten insanlar yansımış ençok. Bir de poetik tarafı bu perdenin, anlatmaya, yazmaya dair sıkı birer yumruk gibi eleştiriler yapan "yazamayan" kahramanların tespitleri insanı ister istemez bir sorgulama sürecinden geçiriyor. Bir noktada ise ""Aslında biz anlattıklarımızla; anlatamadıklarımızı, yüreğimizi yakan şeyleri, örtmeye, gizlemeye çalışıyoruz... Sözlerimizin arkasına biraz daha gizleniyoruz ve gizlendikçe, örttükçe rahatlıyoruz, huzur buluyoruz/ belki de/ yüreğimizi yakan şeyleri anlatmıyoruz, anlatamıyoruz, anlatılamıyor; yüreğimizi yakmaya devam ediyor, bir anlamda bizi pişiriyor, insan oluyoruz işte... Boşver... Yüreğimiz... Yansın" diyor...

Hayalperdesine yansıyan insanlar, muhasebesi yapılmamış, yüzleşilmekten kaçınılmış bir yenilginin insanları daha çok. Ne kadar içleri içerini yese ve durmadan kendi kendilerini didikleseler de, bunlar dışarıya hiç yansımayan, hemen hiç paylaşılmayan iç monologlar. Bu monologlar dışarı küçük imalarla yansıyor ancak. Ötesini ise çoğu zaman iç sesten dinliyoruz. Bunu en çok da A/B adlı öyküde görebiliyoruz. Her ne kadar şekil olarak bir diyalog üstüne kurulmuş gibi görünse de bu öyküde aynı anda işleyen iki ayrı monolog yürürlükte. Yine de bu kitabı şakar'ın diyaloga, konuşmaya en çok yer verdiği kitabı. "Bağdat Kudüs Kabil", "Küp" ve şahitlikler üzerinden ilerleyen "Güneşe Yürümek" "konuşma" üzerine bina edilmiş birer ince işçilik ürünleri esasen.

Nümayişsiz bir "duygusallık" var Şakar'da. "Soru sormayı" unutmamış, sayıklamaya değil anlatmaya göre ayarlanmış bir anlatımla ortaya seriyor öykülerini. İnzivaya çekişlmemiş birer yalnız onun anlattıkları, "acı çeken" ama damar doğramayan bir sentimentalizm. Toplum, aile ve arkadaş çevresi içinde, yiyip, içen, televizyon seyreden sözün özü yaşayan insanlar kuruyor kağıt üzerinde. Adnan Benk'in, yazarının "paşa gönülüne" göre kurulduğu için eleştirdiği öykücülerden Cemal Şakar'ın ayrıldığı nokta da zaten budur.

Nitekim Rasim Özdenören, Cemal Şakar'ın öykü dünyasına ilişkin şu tespitleri yapıyor: "her şey olması gerektiği gibi, sessizce, göze batmadan, kahramanlarin yıkıntıları abartılmadan, buna rağmen bu yıkılmışlıklar geri plana da itilmeden anlatılıyor. Eğer dünya hikâyeciliği hep tespit edildiği gibi iki ana damar üzerinde, bu demektir ki, Poe ve Çehov ana damarlarını izleyerek gelişmesini sürdürüyorsa, Cemal Şakar'ın ana hatlarıyla Çehov yolunu izlediğini söyleyebiliriz."

Yerlilik bahsini "merak edenlere" de Cemal Şakar'ın söyleyebileceği çok şey var. satıraltları çizilip ders çıkartılan, ibreti "kör gözüm parmağına misali" klişelerle teşhir etmeyen, sloganlaştırmayan bir yerlilik onunki... Bu da az şey değil elbette...

10 Ekim 2008

Yazı Hazırlık: Kitaphaber.net

Söyleşen: Musa İğrek, Cemal Şakar
Yazı Kaynağı: Edebistan.com


Anlatabilmeliydim adlı öykünüz "Başlığı attıktan sonra neyi nasıl yazacağını düşündü uzun uzun..." diye başlıyor. Kitaba ad olan 'Hayal Perdesi' de uzun uzun düşünülmüş gibi. Zira kitapta böyle bir öykü yok. Neden Hayal Perdesi!

Tercih edişimin öncelikli sebebi, kelimenin oldukça geniş bir anlam alanına ve elbette buna bağlı olarak zengin çağrışımlara sahip olması. Tasavvuftan, gölge oyununa kadar uzanan geniş bir yelpaze. Ancak niye böyle bir başlık seçtiğime dair 'sır'rın bende saklı kalmasını tercih ederim. Öykülerimi açıklamak, onları yazdıran muharrik gücü faş etmek istemem. Zira öykülerin bendeki karşılıklarını açıklamanın, okurun muhayyilesindeki muhtemel zenginlikleri daraltmak, öldürmek anlamına gelmesinden korkarım. İsterseniz şu kadarını sizinle paylaşmış olayım: Şu an elinizde tuttuğunuz kitap da bir hayal perdesidir; hayata, insana dair kimi gölgelerin düştüğü bir perde.

Öykü kahramanlarının pek çoğunda derin bir arayış, parçalanma, iç sızının farkındalığı, bazen de kendilerine dönük bir ironi söz konusu. Peki, siz nerede duruyorsunuz öykü kişilerinizi yazarken, hangi mesafeden bakıyorsunuz onlara!

Doğrusunu isterseniz oldukça netameli bir konu. Onlar benim desem, kahramanların hayalî kişiliklerine haksızlık etmiş olacağım; hayır benimle bir ilgisi yok desem, kendime ihanet etmiş olacağım. Bu konuda gözettiğim bir ilke var: yazdığım her nasıl biri olursa olsun ya da hangi konu olursa olsun, mutlaka bende karşılıkları olsun isterim. Yüreğime, beynime değen; bana acı, hüzün ya da sevinç gibi haller yaşatan; bu dünyada ve ahrette hesabı verilebilir tipler, konular olması temennimdir.

Kitaptaki öykülerde genel olarak modern dünyada insanın yalnızlığı dikkat çekiyor. Siz ise Anadolu'da yaşıyorsunuz! Oradan burası daha mı iyi gözüküyor!

Bu sorunuz Anadolu'da sanki insanlar yalnız değilmiş gibi bir cevabı icbar ediyor. İnsanın yalnızlığı modern bir durum. En azından geleneksel dönemlerde insanlar yalnız değilmiş gibi bir ön-kabulümüz var. Evet bugün evlerimizde, işyerlerimizde komşularımızı hatta mesai arkadaşlarımızı tanımadan, onların sorunlarına bigane kalarak yaşıyoruz olabiliriz. Burada tuhaf olan modernlikle bu durumu meşrulaştırıyor olmamız. Müslümanın çevresine olan alakası; durgun bir suya atılan taşın çıkardığı halkaların kendi sınırlarına kadar genişlemesiyle anlatılır. Biz komşusu açken ya da komşusunda milyonlarca insan katledilirken seyirci kalamayan, kalmaması gereken bir ahlaka sahip olmalı değil miyiz!

Bir de şu var: Malumunuz yalnızlık marazi bir durum. Üretmek için yalnız olmak gibi laflar bana fazlasıyla romantik geliyor. Tam tersine cemaat içinde olmak bizde övülür. Dostlarımız olmazsa biz düşüncelerimizin sağlamasını nasıl yaparız! İyiliği kimlere emredeceğiz; kimleri kötülükten sakındıracağız! Dostlarımla hukukumu hep gözetmeye çalıştım, dostluklarımı sürdürmenin bedelini hep ödemeye amade oldum. Hayatımız boyunca yaptığımız tercihlerle aslında kimlerle yan yana duracağımızı seçeriz. Bu anlamda hiç yalnız kalmadım, kalmamaya özen gösterdim. Adım onlarla birlikte anılsın diye dua ettiğim nice insanlar var. İnşallah onların dostluklarını hak ederim ve ahrette onlarla birlikte haşredilirim.

Rasim Özdenören "Cemal Şakar yer yer metinlerle oynamaktan hoşlanıyor." Diyor, bu kitapta da yer yer kutular, alt alta harfler dikkat çekiyor. Bu türden biçim ve teknik arayışları tehlikeli olmuyor mu!

Elbette tehlikeli. Ama riski göze almadan da yeni bir şeyler yapabilmek zor. Başka bir yerde de söylemiştim, öykü plastik bir uğraştır diye. Bir sözü, bir hâli en güzel biçimiyle söylemek, anlatmak zorundayız. Bu zorunluluk beraberinde bir risk de taşıyor. Dümdüz bir çizgiyi uzatıp durmanın bir anlamı yok; onu yukarıya doğru taşımalıyız. Bazen düşmek de var. Zaten insan bazen düşen; düşünce tövbeyle ayağa kalkan biri değil midir!

Yol, yolcu, nokta, kapı, eşik gibi tasavvufi imgeler, geleneksel motiflere göndermeler sık sık öykülerinizde yer ediyor. Bunu seçmenizdeki sebep nedir!

Kelimeler de kanlı, canlıdırlar. Onlar da doğarlar ve vekalet ettikleri 'şey' hayattan çekilince ölürler. Biz dille düşünürüz. Kelimeler binlerce yıllık hatıralarıyla birlikte muhayyilemizde uçuşurlar. Ve onları hep delalet ettikleri şeylerle birlikte yan yana dizeriz; ancak böylelikle imge olurlar zaten. Bizden öncekilerle başka türlü temas kurmamızın; dahası onlardan tevarüs ettiklerimizi, bizden sonrakilere emanet etmemizin başkaca yolu yok gibi geliyor bana.

"Yıllardır öykü yazıyordu. Her yazdığı öyküden sonra, Yunus'un: "Yerden göğe küp dizseler birbirine berkitseler..." dizelerini anımsıyordu; küplerin üzerine bir tane daha koyduğunu varsayıyordu; ama yükseltmeye çalıştığı bu binanın altından bir tuğla çekildiğinde geriye sadece bir gümbürtü mü kalacaktı; tedirgin oluyordu; kartondan evler yapmak ya da kumdan kaleler..." Bu sözün ışığında öykü dünyanızı biraz açar mısınız! Aynı kaygıları yaşıyor musunuz!

Hem de çok yoğun olarak yaşıyorum. Buradaki kuşku ya da güvensizlik sadece yazdığım öykülere yönelik değil; türün kendine yönelik temel bir kuşku benimkisi. Neyi, ne kadar anlatabiliyoruz! Bir de şu var: öykü yazıyoruz; bunun gerekçesi nedir!

Küp adlı öykünüzde geçen "Belki de iyi güzel bir yaşam, yapıttan, kurgudan, kurulandan..." cümlesi yarım kalıyor. Bunu nasıl tamamlıyor Cemal Şakar!

Tabii ki 'güzeldir', 'evlâdır' gibi bir kelimeyle tamamlamak isterim. Biz yaşadıklarımızın, reddettiklerimizin zerrece karşılıklarının gösterileceğine inanıyoruz. Yazdıklarımız da bundan uzak değil. Bu anlamda yaşadıklarımla yazdıklarım arasında bir tenasüp olsun isterim.

Anlatabilmeliyim'de öykü türünün fazlaca yüceltildiğine dair ironik bir gönderme, biraz şikayetçi bir hal seziliyor. Buna ne diyeceksiniz!

Bu soruya verilebilecek bir cevap söyleşinin hacmini aşar. Yüksek, ulvî, seçkinci sanat anlayışına dair denemeler yazdım. Öykü yazmayı her zaman eylemlerimden bir eylem; amellerimden bir amel olarak gördüm. Yani bana ait bir çaba. İnsana ait çabalar bizatihî yüksek, yüce olamaz. İnsanın ortaya koyabilecekleri; Kur'an-ı Kerim'de zikredilen ona ait sıfatlarından ârî değildir.

Zaman Gazetesi 26. 8. 2008
01 Eylül 2008


Yazı Hazırlık: Kitaphaber.net

Söyleşen: Ayşe Kara, Cemal Şakar
Yazı Kaynağı: Edebistan.com


-Sayın Cemal Şakar, "Anlatabilmeliydim", yeni yayımlanan Hayalperdesi'ndeki öykülerden birinin adı. Söyleşiye bununla başlamak istiyorum. Beşinci öykü kitabınızı yayımladınız. Kitabınızın ardından "Anlatabilmeliydim" dediğiniz yahut da "Anlattım" dediğiniz şeyler neler!

-Aslında öykünün başlığı problemi de ele veriyor. Yazar/kahraman zihninde uçuşan birçok imgeyle masanın başına oturuyor; bir şeyler karalıyor, olmuyor. Yeniden başlık atıyor ve bir kez daha deniyor; yine olmuyor. Öykü bu olamayışları tahkiye ediyor gibi. Ama burada küçük bir 'numaradan' sözedebiliriz. Öykü durmadan kesilen ara başlıklarla aslında ilerliyor ve sonunda bir şeyler anlatmış oluyor.

Öykünün yine de bir şeyler anlatıyor olmasını ihmal ederek şunu söyleyebilirim: Ben öyküye başından beri tam olarak güvenemedim. Şöyle de ifade edebilirim: Anlatmak istediğimi iyi bir öyküyle enikonu anlatabileceğimi hiçbir zaman düşünmedim. Bunun birçok nedeni var. Bunların başında da bizim insan olmaklığımızla ilgili vasıflarımız geliyor; noksanız, unutkanız; bundan dolayı mükemmel olanı hiçbir zaman kavrayamıyoruz, dolayısıyla ifade edemiyoruz. Bizi yeniden yeniden yazmaya, söylemeye iten dürtü de bu noksanlığımız, aczimiz olmalı.

Hıristiyanların 'söz uçar, yazı kalır' ilkesini uzun süre yanlış anlamışım. Burada vurgulanan, övülen yazıymış gibi düşündüm. Oysa öyle değil; söz uçar, yani özgürdür, kalıplara dökülmemiş, dilbilgisi kurallarınca ya da sanatın teknik imkanlarınca hapsedilmemiştir. Evet, söz uçar; yazı somutlar, kalıplara döker ve donuklaştırır. Belki bundandır; yazdıklarımla, yazmak istediklerim arasında her zaman derin bir uçurum olması. Dilemma adlı öykümde, kahraman şöyle diyor: "Önce imgelemimde uçuşan imgeler belirsiz nedenlerle birbirlerine tutunmaya başlar. Nereye varacağını kestiremediğim bir yola çıkmaktır bu. Zamanla bu yolculukta kısa cümleler, bazen de paragraflar doğar. Bu notlar anlamlı bir bütüne ulaşmaya başlayınca 'tamam' derim ve yazı masasına otururum.

Yazdıkça, tasarlananla ortaya çıkan arasında farklılaşma başlar. İlk kurguladığım biçimi bir süre bırakmak istemem, tamamen çağrışımlara uymanın öyküyü dağıtacağına inanırım. Ama yazı ilerledikçe direncim kırılır. Ve onu kendi haline bırakırım. Bir süre akar. Sonra durulur.

Bir sigara yakarım. Odada bir iki alışılmış adım atar ve imgelemimin etkisinden kurtulunca yazdıklarımı okumaya başlarım. Her defasında görürüm ki dil ve metin asla uyuşmamış; aralarında derin bir uçurum oluşmuş. Dille metni, metinle dili kaynaştırmaya başladığımdaysa bambaşka bir öykü çıkar ortaya ve ilk tasarlanan yine yazılmadan kalır."

Elbette bunu benim beceriksizliğime hamledebilirsiniz, ama bence sorun Mevlâna'nın ifadesiyle, kelimelerin birer 'kap'tan ibaret oluşuyla da ilgili olmalı; mana durmadan uçuşuyor; yakalayıp söze dökebilene aşkolsun.

-Bu kitabınızda biçim öne çıkıyor. Rasim Özdenören'in; "Cemal Şakar metinlerle oynamayı seviyor." sözünden yola çıkarak konuşursak; bu defa daha fazla oynamışsınız gibi metinlerle. Sanki fazla artistik olmuş. Biçim özün önüne geçmiş. Ne dersiniz!

-Rahmetli Cahit Zarifoğlu'na da benzeri sorular sıklıkla sorulmuş; o da, 'sanatçı artist adamdır' mealinde cevaplar vermişti. Bence özünde doğru bir cevap. Dürüst olmalıyız, öykü, yapılan, kurulan, kurgulanan bir şey; yani plastik bir uğraş. Elimizde tek malzeme olarak kelimeler var, dil var. Onları elimize alıp söylemek istediğimize uygun bir yapı çatmaya, kurmaya uğraşıyoruz. Bu çabamızda bazen nefsimizin iğvalarına kapılıp öyküde bir şeyleri ilk kez yapabilme tutkusuyla başımız dönüyor, serkeşliğe kapılıyoruz. Bir anlamda keşif ya da icad peşine düşüyoruz; ilk kez yapmış olmak da az paye değil hani! Kurguyla, biçimle bunca uğraşmamda iğvaların payı az değil.

Bakın, ısrarla yapmaktan, kurgulamaktan sözediyorum; dediğim gibi plastik bir şeyle iştigal ediyoruz ve yeni biçim, kurgu arayışları da bu uğraşın önemli bir parçası. İstitraden söylemeliyim: Hikaye ile öykü arasında bir fark varsa eğer, benim için fark tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Biçim, özün önüne geçiyor diyorsunuz; doğrusunu isterseniz benim böylesi önsel kabullerim yok. Sadece söyleyecek bir sözüm varsa oturup onu en güzel biçimiyle söyleyebilmenin derdindeyim. Yanlış anlaşılmasın her zaman ne söylendiğini, ne anlatıldığını önemsemişimdir. Öykü tartışmalarında ne anlatıldığı önemli değildir, nasıl anlatıldığı önemlidir gibi kimi aforizmalar sanki vazgeçilmez ilkelermiş gibi öykücülerin önüne konulmaya çalışılsa da bunları reddetmek gereğine inananlardanım. Dahası estetik bilimi adı altında güzelin, iyinin, doğrunun vazgeçilmez, evrensel ilkeleri varmış da; ancak estetik bilimi bu ilkeleri vazedebilirmiş ve güzel ancak bu ilkeler gözetildiğinde ortaya konabilirmiş gibi bir anlayış da dayatılmaktadır. Oysa benim bir dünyagörüşüm var; değerleri ancak o belirleyebilir. Neyin güzel, iyi, doğru; neyinse çirkin, kötü, yanlış olduğunu ancak onun zaviyesinden anlayabilir, anlamlandırabilirim. Bilim ya da sanat değerleri belirleyemez, belirlenmiş değerler üzerinden kendi bulgularını yorumlayarak onlara değer katar. Bu bağlamda yazarken gözettiğim ilkeler, dünyagörüşümün belirledikleridir. Güzel, iyi, doğru, ahlakî olan yayılsın; çirkin, kötü, yanlış, gayr-i ahlâkî olan da örtülsün, gizlensin, toplumun katmanlarına yayılmasın; öykülerim de bu amaca hizmet etsin isterim. Bunu başarabilirsem sevap kazanacağımı; aksi halde günaha düçâr olacağımı düşünüyorum.
Bir de öyküye enikonu güvenemediğimi söylemiştim. Biçim ve teknik arayışlarım biraz da bu nedenle olsa gerek. Acaba yeni bir şey denersem anlatmak istediğimi layıkıyla anlatabilir miyim kaygısı da hep oldu. Risk aldığımın farkındayım; yeni bir biçimi, kurguyu ortaya çıkarabilirsem öyküm için bir sıçrama olacaktır; ama başarısız olmak da var. Bu anlamda öykü serüvenim sıçrayış, düşüşlerle dolu. İnsanız işte, düşüyor ve kalkıyoruz. Yoksa hiç risk almadan güvenli bir düzeyde ve çizgide her zaman öyküler yazabilirim, ama ben buna talip değilim.

-Evet, öykü plastiktir bir anlamda ve mutlaka ki artistiktir edebiyat. Çeşitli maskelerin ardına sığınıp anlatmak, rol kesmektir. Fakat dille fazla oynandığında ritim, âhenk, akıştaki musiki kırılmış olmuyor mu! Sonuçta bu (bir Picasso resmi gibi) görsel bir şey değil, dilsel bir bütünlük.

-Bakın ritim, âhenk, akıştaki musiki... gibi kimi unsurlar öykünün vazgeçilmezleriymiş gibi ortaya konuyor. Benim öykünün vazgeçilmezleri gibi önsel kabullerim olmadığını söylemiştim. Bu da önemli değil; bir öyküde aradığınız bu unsurların tamamı modernist bir anlayışın sonucu. Modern dönemin en genç türlerinden olan öyküyü bu tanımlamaların, kalıpların zindanından kurtarmamız gerek. Üstelik mesnevi, masal, pendname, destan, halk hikayeleri... gibi güçlü bir tahkiye geleneğine sahibiz; bunu biz yapamazsak başka kimler yapabilir!
İşin başka bir boyutu daha var. Çeşitli denemelerimde gerekçeleriyle anlatmaya çalışmıştım; 1980'lerden sonra dilimizin imgeselleşmeye başlamasının öykümüzün üzerindeki etkilerini. Görüntü sağanağı altında yaşadığımız söylenegeliyor, bunun bizim algımız üzerindeki etkilerini iyi anlamalıyız; görüneni nasıl algılıyor ve görünen ne kadar kendi olarak kalıyor! Bence üzerinde çokça düşünmeliyiz. İzninizle Anlatamamanın Gerginliği adlı denemeden uzun bir alıntı yapayım: "Tasvirî dilin yıkıldığı gelişmeyle birlikte öykücüye imgeyi yardıma çağırmak kalmıştır; yani 'anlatmak' yerine, 'göstermek'. Böylece mimesin yıkılmasıyla doğan boşluk, imgeyle doldurulmaya çalışılmıştır. Görsel sanatlara ait bir 'dil'in edebiyata taşınmasıyla birlikte; anlatamama, parçaları akışkan bir biçimde ardışık olarak dizememe sorunu ortaya çıkmıştır. Çünkü resimdeki gibi birkaç imgeyi aynı anda, aynı mekanda rahatlıkla kompoze edebilme imkanı yazıda yoktur. Zira yazı zamansaldır. Cümleler, tıpkı zaman-mekan arasındaki doğrusal ilişki gibi beyaz kâğıt üzerinde birbiri ardı sıra gelmek zorundadır. Bir cümlenin okunması/yazılması belli bir zamanın geçmesiyle olasıdır. Yazar için tipin halden hale geçişini bize gösteren imgeleri 'yapıştırmak'tan başka seçenek kalmamış gibidir. Zira zaman ve mekan kırıklaşmıştır, parçalanmıştır, merkezsizdir."

Aslında bugün geldiğimiz nokta tam da Picasso'nun resimlerine benzemektedir. Artık zaman, modern dönemlerde olduğu gibi hep ileriye doğru, dahası saatin bölümlemelerine mütenasip bir biçimde akıp gitmiyor. Zaman/mekan arasındaki lineer akış parçalandı. Sufiler için 'İbnü'l-Vakt' derler; durmadan genişleyen şimdiki zaman; geçmişe ait yükün ve geleceğe dair tasavvurların, hayallerin içine taşındığı geniş bir şimdiki zaman, bana zamanı anlamak konusunda daha makul geliyor. Bu durumda, özellikle 1950 öncesindeki öykücüler gibi anlatmak istediğini bütüncül bir bakış açısıyla bir bütünlük içinde anlatabilme şansını gittikçe yitiriyoruz. O zamanlarda mimesis dimdik ayaktaydı. Boşuna mı, öyküye güvenemiyorum, demiştim. Bugün nasıl kimse Fuzuli gibi yazamazsa, Ömer Seyfettin gibi de yazamaz. Çünkü bugün eşyayla onlar gibi bir ilişki kuramıyoruz. Dünya elimizdeki fareye sığacak kadar küçüldü; mesafeler bir tık mesabesine ya da uçakla uçuş saatimize kadar indirgendi. Mesafeler artık metreyle ölçülmüyor. Böylesi bir zaman/mekan ilişkisinin yaşandığı dünyada hangi âhenkten, hangi bütünlükten sözediyoruz!

-Hikayelerinizdeki dil yapısı çok güçlü. Şunu sormak istiyorum: Bu güçlü dil yapısı, öykü ilerledikçe okuyucu üstünde bir baskı oluşturmuyor mu! Okurun zihnini disipline etmeye çalışan öyküler, bir süre sonra ona sıcak gelmemeye de başlayabilir. Ne dersiniz!

-Evvelemirde dilimle ilgili saptamanız için teşekkür ederim. Daha önce de söylemiştim; elimizdeki tek malzeme dil diye. Malzemeyi heder etmeye kimsenin hakkı yok. Zira dilbilgisi kurallarına uymak aşılması gereken birinci baraj; barajı aşamayanların bence edebiyatla yazar olarak ilgilenmeye hakları yok. Yalnız güçlü, titiz bir dil için bu yeterli değil. Kelime tercihlerinden tutun da yananlamlar ve mecazlardan faydalanmaya; yalınkatlığa düşmeyen bir yalınlığa kadar birçok bileşenle ancak başarılı bir dili yakalamak mümkün.

Dilimin okuyucu için baskı oluşturup onu disipline etmeye çalışmasına gelince; aslında öncelikli tercihim, alabildiğine açık uçlu öyküler yazmak. Öykülerimde imgelerin zenginliği ve imgesel bir dil kullandığım saptamalarından cesaretle bu açık uçluluğu, anlam zenginliğini yakaladığımı düşünüyorum. Elbette açık uçlu, zengin imgeler kullanmam hasebiyle; öykülerimden dileyenin, dilediğince anlam çıkaracağı gibi hovardaca bir tutum içinde olmasını istemem. Şunu biliyorum çağrışımlar, anlam zenginliği, imge öyküyü müthiş zenginleştirir; ama öyküde bir şiraze olmalı ve tüm imgeler, çağrışımlar, anlam katmanları tespihin taneleri gibi o şirazeye dizilmeli ya da bağlanmalıdır. Yoksa şirazesi dağılmış bir öyküde sözünü etiğimiz imkanlar sadece havada uçuşan kelebekler gibidir. Böylesi öykülere ne katsanız kaldırır; ne çıkarsanız yine de çökmez. Yazar öyküyle birlikte öylesine dağılır ki efkarlandıkça yazar; ağlamaklı oldukça öyküyü doldurur. Ne yazık ki yaşadığı onca efkar ve ağlamaklılığını da öyküsüne birebir aktardığını düşünür; okurun da onunla birlikte ağladığını sanarak bir de okuruna üzülür. Oysa öykü çoktan çözülüp dağılmıştır; etrafta sadece güzel kelebekler uçuşmaktadır.

Ne anlattığım da önemlidir, demiştim. Elbette çokanlamlılık, imgelerin ve çağrışımların bütün açık uçluluğu sonunda ne anlatmak istediğimle mütenasip olmalı. Bütün anlatamamalarıma, acul ve sakil olmama, noksanlığıma rağmen beni öykü yazmaya iten şeyin ne olduğu da anlaşılmalı. Yoksa niye oturup öykü yazayım ve insanların kafasını biraz da ben karıştırayım ki! Öykü ormanda bir gezintiyse eğer, okuru öylece ormanın içinde bırakıvermek bana göre değil; öykümde daima metiniçi göndermelerle birtakım ipuçları oluşturup çıkışı da mümkün bir hale getirmek isterim.

Yalınlığı da bu nedenle önemsiyorum. Malumunuz yalınlık öncelikle kelimelerin asal anlamlarının kullanılmasıyla mümkün. Yani biz bir cümleyi okuduğumuzda, -buna isterseniz yüzünden okumak diyelim- onu birincil anlamıyla anlamamız lazım. Sanat bundan sonra devreye girmeli ve konuşmamızın başında da belirttiğim gibi çamurdan, plastik bir şey yapabilmemiz gerek. Yananlamlar, mecaz, alegori, imge, çağrışım filan... bir yazıyı öyküye çeviren ecza, yani metnin tamamından, metnin kurduğu atmosferden, bağlamdan çıkarılabilmeli. Yoksa okur her daim karşımızda değil; aslında ben o cümleyle şunu anlatmak istemiştim, diyebilecek bir interaktiviteye sahip değiliz. Zaten yazı da böyle bir şey değil.

-Okurlarınız, sizi öykülerinizin, sanatınızın yanında sanatı irdeleyen yazılarınızla da tanıyor; mesela 'Lale Devri Edebiyatı' dediniz, sonra 'seçkinci sanat' dediniz... Öykünün, (şiir gibi) az konuşan seçkinci dili mi bunda etken yoksa çağın getirisi olan bunalım, kriz, yahut bireyin kendine dönük yüzü mü!

-Roman Neden Geri Çekiliyor diye uzun bir denemem var. Orada öykünün romanla suç ortaklığı yaptığını söylemiştim. Buna karşılık da şairleri, şiiri; bugün yaşanan vahşeti, zulümleri, acıyı güzelce dile getirmesine örnek olarak vermiştim. Her çağ kendine göre bir bunalım, kriz getiriyor; bunlar öykünün suskunluğu karşısında mazeret değil. Tam tersine öykü bu bunalımları, krizleri işleyebilmeli demiştim, andığınız yazılarda. Lale Devri Edebiyatı, Atasoy Müftüoğlu'na ait bir isimlendirme, ben o yazıda 20-25 yıl sonra Atasoy ağabeyin edebiyata yönelik eleştirilerinin hâlâ geçerli olması karşısında yaşadığım paniği anlatmaya çalışmıştım. Hani sanatçı çağın tanığıydı; hani müslümanlar bir beden gibiydi, birine batan dikenin acısını hemen herkes hissederdi; hani sanat muhalifti; hani sanat halklar içindi; hani sanatçılar öncüydü!... Soruları çoğaltmanın bir anlamı yok. Ben, kendime dönük olarak buradan iki sonuç çıkarıyorum: Ya Baudrillard haklı, biz sadece bir simülasyon içinde, imgenin kendisinin bile değil, sadece taklidiyle yaşıyoruz ya da öykü bu yapısıyla bizim acılarımızı anlatmaya uygun bir enstrüman değil. Bu benim önemli problemlerimden biri, inşallah aşarım.

-'Hayalperdesi' beşinci öykü kitabınız. İlk öykülerinizden bugüne, kısa kısa öykülere ve 'Hikâyât' üstbaşlığıyla yayımladığınız öykülere kadar dönüp baktığınızda öykü serüveninizi nasıl değerlendiriyorsunuz! Cemal Şakar öyküsündeki evrilmeleri nasıl görüyorsunuz!

-Öykümün evrelerinden sözetmek bana düşmez. Onlar ortadalar; neyi ne kadar yapabildiğimin en iyi göstergeleri olarak. Çok önceleri de söylemiştim, ben neredeysem onlar da orada olsun isterim, diye. Bu bakımdan düşünsel hayatım, oldukça maceralı, fırtınalı geçti, geçiyor. Ateizmden İslâm'a oldukça sarsıntılı bir hayat. Üstelik İslâm'a dediğim kısmı hâlâ sürüyor, galiba ölünceye dek de sürecek.

Her daim yapılan bir şâr içinde biz dahi durmadan yapılıyoruz. Oluş ve yaratış daimi. Her ân; Allah'ın yeni bir ayetiyle yüz yüze gelme imkanı olarak yeniden yaratılıyor. Ve biz bundan dolayı her gün yeniden doğuyoruz; olmuş olanlar; olmakta olanlar; olacak olanlar bu ânın içinde anlam kazanıyor, yeni bir insan oluyoruz; yeni anlamlar açılıyor önümüzde. Bundan dolayı öykülerimdeki şimdiye kadar olacak ve bundan sonra da olması muhtemel evrilmelerle ilgili kendimi bağlayıcı sözler söylemek istemiyorum. Yoldayım; düşe kalka yürüyorum; yolboyu yaşadıklarımı bundan sonra nasıl anlatırım, bilemiyorum. Bu kitabımda biçimin, tekniğin öne çıktığı, özün ihmal edildiği söyleniyor; bakarsınız -nasipse- bundan sonrakilerde öz öne çıkar, biçim ve teknik ihmal edilir.

-Gelenekselle modern arasında taraf gibisiniz! Ya da gerçekten öyle mi! Yazar taraf olur mu! Şöyle sorayım isterseniz: Yazarın durup baktığı yer hangi taraf!

-Ben müslümanım; müslüman olmaklığım durduğum yeri, duruşumu da belirliyor. Elbette durduğum yer; onayladıklarımı da reddettiklerimi de; öfkemi de sevincimi de; beraber olduklarımı da karşı olduklarımı da belirliyor. Doğru düşünmenin, doğru bilgiden geçtiğine inanıyorum. Sağlam, sahih bir bilgi olmadan; güzel, iyi, doğru ortaya konamaz. Tevhid, birliktir, düzendir, güzelliktir; ben Tevhidin tarafıyım. Biliyorsunuz Bakara sûresinde şöyle bir âyet var: "Allah, düşünmeden yaptığınız yeminlerden sizi sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin aldığı tavırdan sorumlu tutacaktır; ama Allah tarifsiz bağışlayandır; cezalandırmadan önce fırsat tanıyandır." Şirk çokluktur, fesattır, çirkinliktir. Birlikten, düzenden, Güzel'den/güzellikten sözetmek Tevhide taraf olanların harcıdır. Şirke taraf olanlarsa ancak çokluktan, fesattan, çirkinlikten sözedebilir. Onların durumlarıyla ilgili olarak yine aynı sûreden şu alıntıyı yapalım: "Onlar ki (fıtrat) sözleşmesinden sonra Allah'ın (aldığı) sözü bozarlar, Allah'ın kurulmasını emrettiği bağları kesip koparırlar ve yeryüzünde ahlâkî çürümeye neden olurlar; işte bunlardır hüsrana uğrayanlar! "

Modernden yana olmam zaten muhaldir. Gelenekse oldukça problemli bir alan. Doğrusu ne kadar gelenekten yana olduğum da tartışmaya açıktır bence. Gelenek dediğimiz zaten homojen bir bütün değil; Yunanî, Hindî, Persî, Türkî etkiler var; saraylar, sultanlar, siyasetnameler var. Tevhidî çizgi, incecik, ama kavi bir halde; bütün bu gölgelerin altında kendince bir mecrada hep akıp geldi ve kıyamete kadar akıp gidecek. Önemli olan o akıştan beslenebilmek. Ayrıca geleneği hiçbir zaman bir çeyiz sandığı gibi düşünmedim: İçini karıştırıp karıştırıp uygun bulduklarımı bugüne, öykülerime taşıma derdinde olmadım. Elbette 1400 küsur yıllık birikimi reddedecek değilim; ben kendimi o birikimle buldum, onunla tanımladım ve oluşu onunla anlamlandırdım. Sadece beslendiğim damara dikkat etmek istediğimi söylüyorum ve buradan beslenirken sahiden bende karşılıkları oluşan, sahiden anlayıp anlamlandırabildiklerimle kendimi tanıyıp tanımlamak ve buradan hareketle öykü yazmak derdinde oldum.

Hece Öykü Ağustos- Eylül 2008

Yazı Hazırlık: Kitaphaber.net

Gösterim: 367 | 112 Sayfa | ISBN: 9786055927011 | Basım Yılı: 2008 | Stok No: 79280
Stok Miktarı: 0 | Büyük Resim
Cemal Şakar ismine kayıtlı en yeni 5 eser.
Esenlik Zamanları - Cemal Şakar Yol Düşleri - Cemal Şakar Hayalperdesi - Cemal Şakar Yazı Bilinci - Cemal Şakar Pencere - Cemal Şakar
Selis Kitaplar yayıncı ismine kayıtlı en yeni 6 eser.
»» Ateşten Kelimeler, Ömer Lekesiz
»» Mahremiyet, Adem Güneş
»» Milli Mücadele Hikayeleri, Nesîme Ceyhan
»» Ailede Sevgi Eğitimi, Komisyon
»» Peygamberimizin Dilinden Hikayeler, Ahmet Nedim
»» Hüzün Kalır Geriye, Mehmet Emin Kazcı
Hikaye/öykü - Masal kategorisine kayıtlı en yeni 10 eser.
»» Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll
»» Balerinanın Ölümü, Melih Cevdet Anday
»» Pusu Hikâyeleri, Vedat Yenerer
»» İlkgençlik Çağına Öyküler, Selim İleri
»» İlkgençlik Çağına Öyküler, Selim İleri
»» Kayıp Ruhlar Kıraathanesi, Recep Şükrü Güngör
»» Kardan Kanatlar Sarıkamış, Arif Akpınar
»» Mervin, Ömer Sevinçgül
»» Ölü Bir Dilde Aşk, Lee Siegel
»» Müminlerin Annesi, Kamran Pahsa

Bu kitap hakkında yorum yazmak için lütfen TIKLAYINIZ...
Yorumlarlar, editör tarafından onaylandıktan sonra yayınlanmaktadır.

 




İlk Alışverişim
Yeni Yorumlar
En Son Baskılar
Siyer Kitapları
Tavsiye Kitaplar
Editör Okumaları
Kur'an Kitaplığı
Siyer Kitaplığı
Hakkımızda
Hesap Bilgileri
Ödeme Bildirim
İletişim Bilgileri
Mesaj Kutusu
Satış Koşulları
Sık Kullanılanlara Ekle



Yazarın Yeni Kitapları
Esenlik Zamanları - Cemal Şakar Yol Düşleri - Cemal Şakar Hayalperdesi - Cemal Şakar Yazı Bilinci - Cemal Şakar



Sipariş Takibi
Sipariş Numarası veya Eposta Adresiniz

Kredi Kartı Bilgileriniz 128 Bit GeoTrust Equifax SSL sertifikası ile korunmaktadır.
Sitemizde bellibaşlı tüm kredi kartlarıyla, üye olma zorunluluğu olmadan alışveriş yapabilirsiniz.

ADIM YAYIN DAĞITIM - FATMA SULTAN MH. KAHHALBAĞI SK. NO: 31/A TOPKAPI - İSTANBUL

İLETİŞİM BİLGİLERİ İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ.
E-Posta : bilgi@kidap.com.tr

kidap.com.tr © Adım İletişim Hizm. ve Prod. Ltd. Şti'nin Tescilli Markasıdır.
 SÜS: 0,0547 sayine.  USG: 1,25 MB.

Kredi Kartı Bilgileriniz
128 Bit GeoTrust Equifax
SSL
ile korunmaktadır.