"Hayat Kitabı Kur'an" Üzerine Sibel Eraslan'ın Mustafa İslamoğlu ile Söyleşisi Yazı Kaynağı: Yeni Şafak Kitap Eki
Mustafa İslamoğlu, "Hayat Kitabı Kur'an" adını verdiği, 6000'in üzerinde gerekçeli notlarla kaleme aldığı meal ve tefsirini okuruyla buluşturdu. Bu yeni yayın vesilesiyle görüştüğümüz İslamoğlu bize, edebiyat ve ilahiyat kavşaklarını buluşturan çalışmasını anlattı.
Muhterem efendim, "Hayat Kitabı Kur'an, Gerekçeli Meal-Tefsir" ismini taşıyan son çalışmanızı okurken, aynı günlere denk gelen okumalarımda fark ettim ki, Dr.Seyyid Kutup'un üniversite bitirme tezlerinden birisinin başlığı da; "Şairin Topluma karşı Vazifeleri"ydi. Sanatçının böylesi bir görevi var mıdır! Sizin diğer eserlerinizde de çok sık atıf yaptığınız "tasavvur inşa süreci" kavramsallaştırmasını da göz önünde tutarak soruyorum müsadenizle...
Efendim, Vahiy; sadece iyi insan inşa etmeyi hedeflemez. Vahiy "aktif iyi"yi inşa eder. "Aktif iyi" ile "pasif iyi" arasındaki fark şudur: Pasif iyi, iyiliği taşımayan, iyiliği yaymayan, iyi etmeyendir. İyiliğin öznesi değil, nesnesidir. Allah Resulüne vahiy gelmezden evvel de iyi bir kimseydi o, Kur'an'ın şahitliğiyle muhteşem bir ahlak üzereydi. Peki, vahiy gelmeden önce onu baş üstünde taşıyanlar, vahiy geldikten sonra neden onu ayakaltına almak istedi! Neden onu "el-emin" diye çağıranlar, vahiyden sonra varlığına düşman oldular! Ne değişmişti! Onların iyiye itirazı yoktu, itirazları "aktif iyi"yeydi. Daha ilk inen üçüncü suresinde, "ey yatan iyi, kalk ve uyar" dedi Kuran. Yani hem sen kalk, hem de iyiliği kaldır... Zımnen: Ey pasif iyi, aktif iyi ol dedi Kur'an...
Sanatçının böylesi bir sorumluluğu var mı!
Alimin veya sanatçının, üçüncü şahsa değer üreten herkesin, temelde, bilincinin gerisinde, bir iyiyi başkalarına aktarma niyeti söz konusudur. Kimse görmeyecekse, kimse dinlemeyecekse, kimse okumayacaksa, o sanatı üretmeye ne gerek var! Bütün bu sanat ve ilim uğraşları üçüncü kişiye ulaşınca anlam kazanır. Bu, iyiliği ulaştırmak demektir. Sanatkar ve alimin iyiliği inşa etmek gibi bir görevi vardır...
Bu inşa görevi ile lirik edebi dilinizi nasıl birleştiriyorsunuz! Edebiyat ve Din dili, bugün bize söylendiği gibi iki karşıt dil midir! Edebiyat tanrıya rağmen inşa edilmiş bir yeryüzü miti olarak konumlandırılıyor modern zamanlarda. Şairler Suresi'ni de göz önünde tutarak, sizin bir yandan şair diliniz diğer yandan Kuran'a dair ilim gayretiniz zaman zaman çatışıyor mu!
Modern sanat tasavvuru ile cahili sanat tasavvurunun burada kesiştiğini görüyoruz. Şuara Suresinde yerilen şairler, o dönemin Şamanları mesabesinde olan 'arrâfların ve kahinlerin koltuğuna göz dikmiş şairlerdi. Bugün seküler bir zihniyetle şiir yazanlarla cahili dönemde yazanların durumu aynıydı. İslamın inşa ettiği zihnin şiiri değildi o... Çok garip bir şekilde modern sanat tasavvuru, cahili sanat tasavvuru ile eklemlenmiş gibidir. Tanrı ile yarışma, "mimesis", özünde tanrıyla boy ölçüşmek için tanrıyı taklit, bir tür "promete" misali tanrının ateşini çalarak, tanrıya rağmen varoluştu bu... Cahili sanat imge dünyası ve cahiliye şairi imajı ile modernizmin seküler sanat edebiyat anlayışı örtüşüyor. İstitraden söylemek isterim ki, bendeniz yazı hayatıma sanat ve edebiyatla başladım...
Aslında sanat ve edebiyatla da devam ediyorsunuz, son yazdığınız mealin edebi dokusu, lirik dili ve alliterasyonal rikkati bu soruyu sordurtuyor bana...
Teşekkür ederim. Aslında bana edebiyatı niçin bıraktınız diye sorulduğunda zoruma gidiyor. Şiiri hiç bırakmadım ki ben. Bakınız sözü tercüme etmek zordur. Çevirdiğiniz metin kutsal metinse hele, daha da zordur. Sesi çevirmek ise neredeyse imkansıza yakındır. Hayat Kitabı Kur'an'da sesi çevirmeye çalıştım. Bunu sesi tanıyanlar, edebiyatın dokusunu anlayanlar, sesin tınısına aşina olanlar, bir dip akıntısı gibi o muhteşem şiirselliği bilenler anlayabilir ancak...
Alliterasyon özellikle, dikkat çekici...
O kasıtlı bir gayretti efendim. Sesleri çevirebilmek için nasıl ömür tükettiğimi siz bilemezsiniz ama anlarsınız. Edebiyatla uğraşmayanlar, mealde sesi çevirme uğraşısının ne demek olduğunu anlayamaz.
Efendim, Türkçemizdeki meal çalışmalarını affınıza sığınarak, çok özenli bulamadığımı söylerim. Bir edebiyatçı olarak baktığımda, meallerimizde ilahi lirizmi kendi dilimize taşıyamadığımızı acı çekerek fark ediyorum...
Tercüme ve çeviri kelimeleri ilk bakışta eşanlamlı zannedilir. Bence değil, eşanlamlı değil. Tercüme çeviriden daha büyük bir şey olsa gerektir. Çeviride manayı "çevirirsiniz". Bu, kaynak metne kazan, manaya çorba işlevi yüklemektir. Eh, çevirmene de "kepçe" olmak düşmektedir. Fakat tercümede kaynak metnin üretildiği ortama mümkün olduğunca sokularak orada ve o anda üretilen manayı elde edip, yolda bir yol kazasına kurban götürmeden, mümkün olan en az zayiatla hedef dile, yani kendi "şimdi ve burada"nıza taşırsınız. İbn Abbas'a "Kur'an'ın Tercümanı" denilmesi, tercüme ettiği için değil manayı taşıdığı için verilmiştir. Meal çalışmalarında dil ve din bilgisinin yanında üçüncü şart bence edebiyattır. Ben sanat ve edebiyatla başladım yazım hayatıma. Ama şiirden ve salt edebi metinlerden uzaklaşmamın temelinde, edebiyatla uğraşmanın benden bir hayat istemediğini fark etmem ve benden bir değişiklik talep etmediğine olan tepkimdi. Genelde edebiyat dünyasının idollerinde de bu zaafı gördüm. Edebiyat, "edebiyat yapmak" için değil, muhatabını "edib" ve "edebli" kılmak için olmalı diye düşünüyorum. Edebiyata gömüldükçe söylediklerinizle eyleminiz, kelimelerinizle hayatınız arasında açılan bir mesafe var. Bu mesele, beni hayli yordu. Edebiyat camiasında gördüğüm söz ve eylem ayrılığı da beni edebi ürünlerden soğuttu. Edebiyattan değil, edebi üründen soğudum. Söylemimle eylemim arasına mesafe koymayacak, yazdıklarımı yaşadıklarım kılacak bir edebi forma kavuşmak istedim. Bu edebiyatı en yüksek düzeyde Kuran'da buldum. Kuran benim hem edebi ihtiyacımı karşılıyordu hem de yazdıklarımla yaşadıklarım arasında mesafe bırakmıyordu. Hayatıma müdahildi. Sadece zihinde tasarlanmış ve hep zihinde kalmış şeylerden değildi. Bundan dolayı şiirimi de nesrimi de vahye taşımaya karar verdim...
Sözü ve sanatı, pasif iyiden aktif iyiye taşımak yani...
Evet, şiirimi nesrime taşıdım. Edebiyatı bu manada hiç bırakmadım. Edebiyat bırakılacak bir şey değil, edebiyat dışarıdan gelen bir şey değil ki gömlek gibi bir giyilsin bir çıkarılsın. Eğer "edîb" iseniz, bu kelimenin türetildiği kalıbın özelliği gereği hem edebiyat size inşa eder, hem siz edebiyatı.
Ama modern edebiyat bir yeryüzü miti gibi tanımlanıyor, kutsaldan dışta ve kopuk, Varlığa rağmen varoluş gibi... Seküler bir ayrışma...
Müslüman için edebiyat bir ameldir, hayattır. Şiir şairin amelidir, yazı muharririn amelidir. Her amel Salih de, fasık da, fasit de olabilir. Sanat sanatkarın, şiir şairin amelidir. Sanatkâra düşen şey, sanatını salih amel kılmaktır. Edebi bir duyarlılıkla, bir şair hassasiyetiyle Kur'an'ı çevirmeye çalışırken, edebiyat da mealin bir parçası oldu bu çalışma özelinde. Bendeniz edebiyatı ve şiiri bırakmadım. Sadece Kur'anı görünce dilim tutuldu. Ondaki şiiri aşan şiiriyet, edebiyatı aşan edebiyat beni çarptı. Bu metnin hayatımı yönlendirmesine evet demeliyim, teslim olmalıyım, bu metnin bana açtığı çığırda eserlerimi vermeliyim dedim. Edebiyatta seküler mantık maalesef Müslüman edebiyatçılara da hakim olmaya başladı. Allah'tan kopuk bir edebiyat mümkünmüş gibi düşünüyoruz, feci bir hata. Sanatta ve edebiyatta sekülarizm, sanat ve edebiyatı Allah'tan koparır. Allah'tan kopmuş bir sanatı içgüdüler ve günah sektörü yönlendirir. Kutsaldan kopuk edebiyat ve edeb olmaz. Rabdan kopuk edep olmaz.
Niçin Hayat Kitabı diyorsunuz mealinizin ismine!
Hayatımız bizden çalınıyor. Farkında olarak veya olmayarak. Hayatımız, kaçırılmış, çalınmış, çığırından çıkarılmış, hayat haramilerinin elinde... Bu aşamada, "Hayatı kim inşa etmelidir! " sorusu önem kazanıyor. Hayatı Allah, yani vahiy inşa etmelidir. Kur'anda; "Sizi hayat veren bir mesaja çağırdıkları zaman, Allah'ın ve Resulünün davetine icabet edin! " deniyor. Demek ki vahiy aslında hayat veren bir mesajmış. Günümüzde hayatın gâsipların elinden kurtarılarak, Sahib-i Hakikisine tevdi edilmesi problemi vardır. Hayatın sahibi Allah'tır. Vahim olan şu ki, hayat Allah'tan kıskanılıyor. Modernizm, hayatı Allah'tan esirgiyor. Allah'tan kopan hayat anlamdan kopuyor. Anlamsız kalan hayatsa, elimizden kayıp gidiyor.
Ülkemizdeki meal çalışmalarının sosyolojik serüvenine baktığımızda cumhuriyetin ilk dönemlerinde meal çalışmalarının mesafeyle karşılandığını görüyoruz, Ezan'ın Türkçeleştirilmesine olan tepki ve moral bozukluğu bağlamında biraz bu sosyoloji üzerinde konuşsak...
Meallere yönelik kaygı, o dönemlerde yersiz değildi. Ülkemizde tepeden inme bir mühendislik projesi vardı o dönemlerde. Yani yepyeni bir halk inşa edilecekti. Ruh kökeninden koparılarak başka bir yöne taşınacak kitle olarak görülüyordu halk. Devlet eliyle kotarılan bu modernleşme projesine bir tepkiydi o dönemdeki meal karşıtlığı. Mehmet Akif'in ömrünün en değerli yıllarını verdikten sonra mealini yakmak isteyip, sonra da elleri varmayarak kendisinden sonrakilere yakılmasını vasiyet etmesinin altında da bu sebep yatar. Biz Akif'i Kuran şairini ve o dönemdeki haleti ruhiyesini elbette anlıyoruz. Biz o gün Kur'an'ı tercüme işine karşı çıkanları da anlıyoruz. Fakat o dönemde karşı çıkmak ne kadar yerindeyse, bugünden bakınca meal çalışmalarına karşı çıkmak o kadar ters... Yani ilk dönemlerdeki meal tepkisini insani bulmakla birlikte şunu da hatırlatmakta fayda var; Vahyi koruyan biz değiliz, vahyin koruyucusu Allah'tır. Bir de unutmamak lazım ki, o mahut ve meş'um dönemde Protestanlaştırma projesi gündemdeydi.
Dünyevileştirme projesi mi!
İslam'ı Hristiyanlığa, İmamı Papaza, Kur'anı İncil'e, Camiyi Kiliseye benzetme operasyonuydu... 16.yyda Lutherle başlayan reformist hareketin kiliseye karşı açtığı savaş, sonuçta kiliseye kan kaybettirdi ve nihai tahlilde sekülarizme hizmet etti. Bizde de bu sürecin insanları dinden soğutacağı sonucuna inanılıyordu. Bu kıyas yanlıştı aslında. Zira İslam Hıristiyanlık, Kur'an İncil değildi. İslam'daki "risalet" müessesesinin Hıristiyanlıktaki karşılığı tam olarak "kilise"dir. Fakat risalet Müslümanları korurken, kilise Hıristiyanları koruyamadı. Fark bu ve bu fark çok temel bir fark.
Ama halen dahi meal çalışmalarını reformist bulan guruplar var...
Efendim, Kur'anı anlamak farzdır. Buna itiraz edecek Müslüman olamaz. Zira Kur'an anlaşılamazsa yaşanamaz. Yeryüzünde canlıların en şerlisinin aklını kullanmadığı için hakikate karşı sağır ve dilsiz davrananlar olduğunu söyleyen başka bir dini metin var mıdır! Fudayl b. Iyaz öyle der: "Allah Kur'an'ı insanlar onu anlayıp da amel etsinler diye gönderdi, insanlarsa onu anlamadan okumayı amel edindiler." Kur'an anlaşılmazsa, indiriliş amacı gerçekleşmez.
Bu bağlamda edebiyata büyük görev düşüyor...
Kur'anı kaynak dilden hedef dile tercüme edecek kişinin salt dil ve din bilgisi olması yetmez. Edebiyat bilmesi ve edebiyatçı olması da şarttır diyorum. Yani edip olmalıdır. Kuran edebi bir şaheserdir. Kur'an'ın ebedi oluşu, edebi oluşundan kaynaklanmaz elbette, ama onun ebediliği, edebiliğini de içerir. Kuran kendisi için, "Kuran şiir değildir, ona (Nebi'ye) şiir gerekmez" derken, zımnen, kendisinin kıyaslanmaya kalkılsa, ancak şiirle kıyaslanabileceğini söylemiş olur. Şiir edebiyatın zirvesidir, sözün ufkunu temsil eder. Kuran aynı zamanda bu kıyaslanmazlık vurgusunda şiire bir mevki de vermiş olmuyor mu! Kur'an'ın meal çalışmalarında her iki dili de çok iyi bilmenin ve islami bilimleri bilmenin yanı sıra, edebiyatı ve şiirin rafine dilini de bilme şartı vardır benim nazarımda.
Tercümelerde yaşanacak yabancılaşma sorunu kutsal metin mütercimlerinin en büyük meselesidir sanırım... Sizin tercüme bahsinden lafız, mana, maksat şeklinde çizdiğiniz bir yol haritanız var, bundan bahsetsek...
Efendim, öncelikle belirtmek gerekir ki, hiç bir çeviri aslının yerini tutamaz. Hele bu çeviri kaynağı kutsal kitap olan bir hitapsa... Hele bu çevirinin kaynak metni, Arapça gibi dünyanın en kapsamlı zengin dillerinden birine aitse, daha da zordur. Çevirmene düşen, kaynak dilden hedef dile manaları taşırken, okuru yol kazasına kurban götürmemektir. Aslında bahsettiğim şey, tam olarak çeviri de değil. İtalyanların "traduttore, traditore" diye ünlü bir sözleri varmış. Yaklaşık "döndüren dönektir, çevirmen haindir" manasına gelirmiş. Ben "çeviri"den çok "tercüme" kelimesini tercih ederim. Esas olan kaynak dildeki anlamı yolda zayiat vermeden hedef dile taşımaktır.
Tercümelerdeki anlam kayıplarını nasıl geri kazanacağız!
Niçin "gerekçeli meal" sorusunun da cevabı budur zaten. Çünkü Kur'an çoğu kez bize bir tek mana sunmuyor. Lafızdan, manadan, maksattan, iştikaktan, zamir ve cümle yapısından, ilk kayıt sırasında Arap yazısının noktalama ve harekeleme sistemine sahip olmamasından ve buna binaen ortaya çıkan okuma farklılıklarından kaynaklanan bir sürü alternatif mana var... Eğer bu manalardan birini tercih eder, diğerini atarsanız, siz aslında mana zayi etmiş oluyorsunuz. Siz meal okurundan mana saklamış oluyorsunuz. Sizin buna hakkınız yok. Bunu yapmak manayı zayi etmektir. Mütercimin böyle bir yetkisi yok. Ne yaparsınız! Alternatifli manalardan birini meale taşırsınız, gerisini nota alırsınız ve tercih ettiklerinizin ve etmediklerinizin de gerekçesini izah edersiniz. İşte mealimizin bu kadar not içermesinin nedeni de budur. Bu bağlamda notsuz meal olamaz.
Fakat notlu meal alışkanlığımız da yok. Zannederim Muhammed Esed'e kadar notlu meal yoktu elimizde...
Bir de Hasan Basri Çantay'ı ve kısmen de Ö. Rıza Doğrul'u saymak lazım. Evet yanlış yöntemdi notsuz meal ve pek çok kişi bu sebeple meal okumaktan soğudu. Hatta meallerin zaafını, metnin zaafı zannetmeye başladı. Mütercimlik sorumluluk ister...
Cemil Meriç'in son zamanlarında kendisiyle yaptığımız bir mülakatta; "tercüme haysiyet gerektirir" demişti. Maalesef edebiyatımızda tercüme konusunda böylesi bir haysiyet hassasiyetimiz olmadığından yakınmıştı kendileri...
Ayniyle katılıyorum. Efendim Tercüme aynı zamanda sadakat gerektirir. Saygı gerektirir. Siz metni yeniden yazmayacaksınız. Kendinizi kaynak metinle okur arasıdan mümkün olduğunca çekip okuru manayla karşı karşıya bırakacaksınız. Mutlak objektivite bu konuda imkansızdır, neticede birden fazla anlam arasından mütercimin tercih ettiği mana gerekçelendirilmelidir.
05.11.2008Yürek Devletiyle Özgürleşebilmek, Hayatı İnşa Edebilmek, Çölleşen Yürekleri Yeşertebilmek için:"Hayat Kitabı Kuran"
Yazan: Yunus Emre Tozal
Yazı Kaynağı:Diriliş Saati, 2009 Şubat-Mart Sayısı
Modern Dünyada Anlamını Kaybeden İnsan
Dün öldü, bugün can veriyor, yarın ise henüz doğmadı. Bişr-i Hafi
Geçmişin tehlikesi esir olmaktı, geleceğin ki ise robot olmak! Erich Fromm
İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, yaşadıklarımız ve yaşayamadıklarımızla modern çağın bir tasvirini yapacak olursak; insanı ve eşyayı tehdit eden, tehdit etmekle kalmayıp intihara sürükleyen, maddi-manevi işkencenin zevkle yapılarak ve teşvik edilerek her gün birilerinin öldürüldüğü, haksızlıkların yaşandığı, edepten ve ahlaktan gittikçe uzaklaşılan bir tablo çıkar karşımıza.
Tablonun bir köşesinde kurulan tüm sistemler, düşünce akımları, 'izm'ler insanoğlunun anlam arayışının bir ürünü olduğunu gösteriyor. Bu bunalımları yaşayan insanlardan biri olan senarist- yazar Ayşe Şasa modern insanın çıkmazını şu cümlelerle özetliyor: "İnsanların geleneksel medeniyetten uzaklaşması, bugünkü bunalımın kaynağı. Çünkü gelenek, insanı kendi fıtratıyla, âlemle barıştıran, âlemi ahenk haline getiren yapı. Bu bağ koptuğu zaman insan mekanik bir eşyaya dönüşüyor."
Müslüman bir sufî ve düşünür olan Réné Guénon (Abdul Vahid Yahya) Modern Dünyanın Bunalımı adlı eserinde insanı robotlaştıran modern hayatın felsefesini ele alırken, düşünsel eylemin sistematiğinde felsefeyi hikmete ulaşmak için kullanılan bir araç olarak görür. Ona göre vahiy saf bilgiye ulaşmak için biçilmiş kaftandır. Ve modern dünyanın açmazını şöyle ifade eder: "Maddî iktidar, manevî otoriteden bağımsız olmak ve sonra siyasal amaçlarla kullanacağını iddia ederek onu kendisine bağlamak isteyince, her tür hiyerarşinin altüst olduğu bir durum baş gösterir; bu da, daha başka zorbalıklara yol açacak olan ilk zorbalıktır."
Her şey yolunda gidiyor gibi görünen tablonun perde arkasında modernizmin zihinleri, yürekleri bulandıran, kadim öğretileri hiçe sayıp yanlış çıkarmasıyla madalyonun öteki yüzünü göstermiştir bize. Baudrillard'ın post-modern dünyanın anahtar kelimesi olarak gördüğü 'gibi olmak' kavramı; inanç-ahlaksal eylem birlikteliğini bozmaya yönelik her hareketi yeryüzünde işlenmiş bir cinayet gibi görür.
Anthony Giddens "Modernliğin Sonuçları" adlı eserinde modern insanın ilahi anlamlardan koptuğu için gitgide anlamsız düzeye mahkûm edilmeye çalışıldığını belirtip, modern çağdaki insanların yaşadığı nevrozların ve psikozların sebebini insanın yetişme çağında yaşadığı mahrumiyet ve acıların anlamını bulamamasına bağlar.
Daryush Shayegan "Mutsuz Bilinç" adlı eserinde insanın anlamsız kalmasına şöyle bir yaklaşım getirir: "Modernite insanın fıtrî özlemlerine cevap veremiyor. Cevap veremediği için de insana baştan sona bunalım getiriyor. Her insan arayışa çıkamıyor. Fakat herkeste gayri şuurî bir rahatsızlık var. Belki bir kademe sonra bu rahatsızlık şuurla da fark ediliyor."
Yaşamın hakikat kaygısından gittikçe uzaklaşılan bir hayat biçimi olarak görüldüğü yaşadığımız çağ, insanların ruhi bunalımlarının en çok arttığı dönem oldu. İnsan 'insan-ı kâmil' olmaktan uzaklaştı.
Ölçüsüz ve ahlakın gözetilmediği sınır tanımaz bir anlayış çerçevesinde koşuşturan insan, modern dünyada oluşturulan şiddet ve terör sebebiyle yüreğinden, yuvasından ayrılan bir krize dönüşmüş, tüm insanlığa maliyetler çıkarmaya başlayan küresel bir tehdit haline geldi.
Öyle diyor Sophokles:
"Bozulduğu zaman, insandan daha çok korkunç bir yaratık yoktur."
İnsan eğer Allah'a karşı sorumluluğunu asarsa eşyaya karşı da sorumluluğunu asar. Eğer bir insan kendini yamuk bir yere yerleştirirse her şeyi ters görür. Orman görse bütün ağaçları ters diye söker. Ters dönmüş bir mantık dönüyor modern dünyada...
İşte ölüm tarlaları, toplu mezarlar, Gulaüflar, Guantanamolar, Ebu Gureybler, Filistinler, Çeçenistanlar, Venezuelalar, Bosnalar, Çeçenistanlar, Ruandalar, Iraklar...
Hayatı, yüreği işgale uğramış insanı kim nasıl durdurabilir!...
İnsanlığın Yol Haritası
Bir şey her şey için, her şey bir şey için vardır. Goethe
Kuran'daki hikmetin evveli olmadığı için zevali de olmaz. Muhammed İkbal
İnsan 'eşref-i mahlûkat"tır. Yeryüzüne meydan okumak için değil, hayatı inşa etmek için gönderilmiştir. Vahiy bu noktada insanı özüne hakikate çağıran, kâinatta tüm eşyanın O'nu zikrettiği ulvî zikirdir, 'hayyalelfelah'tır. Mustafa İslâmoğlu'nun deyimiyle 'ilahi bir inşa projesi' olan vahiy, insanın tasavvurunu, aklını ve şahsiyetini inşa ederek; insanı özne kılar, kâinatın en şereflisi mertebesine yerleştirir.
Peygamberler Yaratıcıdan insana mesaj -hikmet- 'yol haritası' getiren insandır. Yaratıcıdan gelen mesajın özgün adı 'vahiy'dir ve vahyin bütünü, 'hayata uygulanan İlahi din' olarak anlaşılmaktadır. Başta peygamberler olmak üzere hakikati yaymaya çalışan Hz. Ömer'den Yunus Emre'ye, İbn Batuta'dan Mevlana'ya, Muhammed İkbal'den Aliya İzzetbegoviç'e, Musa Carullah'a kadar sayısız isim, insanı anlamını bulmaya çağırmış, anlamsız kalan insanoğlunun anlam kapısını aralamıştır.
'Bana eşyanın hakikatini öğret' niyazında bulunan peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.) da evrenle insan arasında anlam kapısını aralamanın peşinde olup, kozmik ilişkinin hikmetini sorgulayarak yol haritasını bulabilmenin çabasındaydı. Çünkü kula kul olmanın, insanın insana feda edilmesinin zulüm olduğunun bilincindeydi. Zulüm, bir şeyi yerinden etmek değil miydi!... İnsanı yerinden etmek en büyük zulüm değil miydi!...
Gittikçe flulaşan bir hayatın içinde boğulan insan, muharrik bir güç ve dinamik bir unsur olan vahiyden uzaklaştığı müddetçe yolunu kaybedecek, felaketlere sebep olacaktır. İslamın tanımını "İnsanın evrenle, kâinatla, insanla uyum içerisinde yaşamasıdır" şeklinde yapan Mustafa İslâmoğlu bu konuya şöyle açıklık getirir: "Gerçek hürriyetin adı olan İslam'ı insansız, insanı İslam'sız bıraktığınızda başlar felaket. Kirlilik içimizde. Önce içimizi, sonra havayı kirlettiler. İçimizin çevrecileri de yok. Havayı ve çevreyi temizlemeyi başarsalar da içimizi temizlemek için harekete geçmeyecek onlar, aksine daha da kirletecekler; sistemleriyle, eğitimleriyle, iletişim araçlarıyla, kültürleriyle, ikonlarıyla, sanemleriyle, vesenleriyle, kirletecekler. Eğer biz kendi düzenimizi kuramazsak, onlar kendi düzensiz düzenlerini yüreğimize kadar sokacaklar. Asıl felaket o zaman başlayacak."
Kendi özgürlüğünü kazanamamış, nefsinin emrine amade yaşayan insan, yol haritasını kaybederek akla-mantığa sığmayan davranışlarda bulunacak, Kuran'ın ifadesiyle 'esfel-i safilin' konumuna, yani hayvanlardan da aşağı konuma yaratılmışların en aşağı seviyesine inecektir.
Ezilenlerin Pedogojisi kitabında: "Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz" diyen Freire, insanın önce kendi yüreğini özgür kılmasının önemini dile getirmiştir.
Yine Mustafa İslâmoğlu'nun Yürek Devleti kitabından alıntılıyorum: "Şu durumda vakit geçirmeden bir iç savaş başlatılmalı. Bu savaşın ömrü birkaç ay ya da birkaç yıl değil, bir ömür olmalı. Sürekli saldırı altında ezilen imanı ve onun mekânını bu saldırılardan kurtarmalı ve korumalı, orayı kurtarılmış bölge haline getirmeli ve imanın hâkimiyetini ilan etmeli o bölgede."
Kuran soruyor insana:
"O halde nereye gidiyorsunuz! " (Tekvir'26)
Vicdan muhasebesi yapan insana tekrar soruyor:
"... Kaçış nereye! " (Kıyamet'10)
Kuran cevap veriyor:
"Rabbinizin mağfiretine, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun! " ( Ali İmran'133)
Ve tekrar cevap veriyor:
"Allah'a koşun!..." (Zariyat'50)
Çölleşen yüreklere, Kuran pınarından bir içim su...
Söz "Hayat Kitabı Kuran"da...
Çölleşen yüreklere Kuran pınarından bir içim su: "Hayat Kitabı Kuran"
Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince diğerleri de yanlış gider. C. Brund
Ulu çınarlar fırtınalı diyarlarda yetişir. Cemil Meriç
Kuran'ın mucizesi anlaşıldığı zaman gerçekleşir. Gül açarken anlaşılayım diye açar. Su akarken anlaşılayım diye akar. Hiç kimse ben konuşayım ama beni anlamasınlar diye konuşmaz. Ancak gözü görmeyen (imana karşı kör) bütün bunları göremez. Bütün bu varlık, eşya anlaşılmak içindir. Kuran; anlaşılması için muhataplarından bilgi, tefekkür ve çalışma ister.
Mustafa İslamoğlu'nun yıllardır beklenen kitabı "Hayat Kitabı Kuran" çıktı. Kuran talebelerinin dört gözle beklediği, muhterem İslâmoğlu Hocamızın ömrünü vakfettiği, adadığı "Hayat Kitabı Kuran Gerekçeli Meal Tefsir" kitabı kendisini bekleyenlerle buluştu. İnsan bir kitabın gelişini bekler mi!... Asr-ı Saadette nasıl ki varoluş sancısıyla yaşayanlar, indirilecek vahye daha inmeden iman ediyorlarsa, Hanifler müjdelenen peygamberin gelişini nasıl bekliyorlarsa, kendisini aciz Kuran talebesi gören bizler de derslerde hayata farklı açılardan yaklaşan, Kuran'ı hayatına iniyormuş gibi ikame ederek tefsir eden, Yürek Devleti'nin inşa olunmasıyla Yürek Fethi'nin gerçekleşmesi gerektiğini her fırsatta söyleyen Mustafa İslâmoğlu hocamızın çıkaracağı gerekçeli meal tefsir kitabı merakla bekliyorduk.
Kuran'ı bir hayat kitabı olarak telakki eden Kuran talebesi Mustafa İslâmoğlu, vahyin inşasına teslim olmadan önce eşkıya olanların, vahyin inşasından geçtikten sonra birer evliya olduğunu belirterek, vahyin muhataplarını inşa ederken sırasıyla şu yöntemi kullandığını ifade ediyor:
1-) Kısmen ya da tamamen içini boşaltıp yeniden yüklediği kavramlarla muhatabının tasavvurunu inşa.
2-) Önerme ve hükümleriyle muhatabının aklını inşa.
3-) Aktardığı tarihi örnek ve kıssalarla muhatabının şahsiyetini inşa etme.
4-) Bütünsel bir okuma sonucu ulaşılacak maksat ve ruhuyla bütün bir hayatı inşa.
6.000 dipnot içeren Gerekçeli Meal Tefsir kitabının hikmetini ve 'gerekçeli' sıfatını şöyle açıklıyor İslâmoğlu:
"Kuran başı gökte ayakları yerde olan ilahi bir hitaptır. Gökte olan başı mana ve maksadı, yerde olan ayakları lafız ve bağlamı ifade eder. Başının ne dediğini öğrenmek için, ayaklarının nerede durduğunu bilmek şarttır. Mealimizde lafız-mana-maksat üçlüsünün birlikteliği esas alınmış, ayetin ayaklarının bastığı, 'nüzul ortamı' hep gözetilmiştir. Lafız ve mana, maksat hakemine sunulmuştur. Maksat hakemi hüküm verirken, lafız ve mana şahitlerine dayanmıştır.
Bu bir "gerekçeli meal"dir. Bu mealin "gerekçeli" sıfatının hakkını ne kadar verebildiği ayrı bir mevzudur. Fakat biz, hem Kur'an'ın hem de Kur'an okurunun hakkını gözetme kaygısıyla bu yola başvurduk. Bununla kaynak dilin imkânlarının yolda zayi edilmeden mümkün mertebe hedef dile aktarılması amaçlanmıştır. Zira metin önümüze birden çok anlam sunmaktadır. Bunun iştikak, lafız, ibâre, metin, mâna, maksat, sarf, nahif, belagat, zamirlerin mercileri, kıraat farklılıkları gibi birçok gerekçesi vardır. İşte böylesi durumlarda, bu anlamlardan birini tercih edip diğerlerini yok saymak bize hiç de hakkaniyetli görünmedi. Bu okura haksızlıktı. Meal okurunu alternatif anlamların tümüyle baş başa bırakmak ise olacak şey değildi. Bu hem mümkün değil, hem de "vuzuha kavuşturmak" yerine "vuzuha karıştırmak" ile sonuçlanması kaçınılmazdı. En doğrusu tercih edilen anlamı ana meale taşımak, tercih edilmeyen anlamları ise aşağıya not olarak düşmekti. Bunun bir de şartı vardı: Tercih edilenin niçin tercihe şayan olduğunun, tercih edilmeyenin de niçin tercih edilmediğinin gerekçelerini göstermek. Zira ola ki, mütercimin tercih etmediği manada birçok sırlar gizli olabilir. O sırlara o alanda mütehassıs biri mütercimden daha iyi ulaşabilir. Kaldı ki, mütercimin tercihi isabetsiz olabileceği gibi, ihmal edilen mana zaman içinde önem de kazanabilir."
"Biz âdemoğluna kat kat ikram ederek onu üstün ve şerefli kıldık" (17:70) ayetinde geçen kerremna'nın, Allah'ın insanı doğrudan muhatap almaya değer bir varlık olarak gördüğünü; dolayısıyla vahyin Allah'ın yarattığı insana olan şefkat ve sevgisinin bir ürünü olduğunu ifade eden İslâmoğlu, Allah'ın kullara yol göstermesi demek olan vahye teşekkürü, kulların o yolda yürümesi olduğunu açıklıyor. Bu manada Kadir Gecesinin hangi gecede olduğunu bildiğini söylemesi manidardır Mustafa İslâmoğlu Hocamızın:
"Kadir Gecesinin hangi gece olduğunu aramayın, zamanınızı aramakla geçirmeyin. Ben biliyorum hangi gecede olduğunu. Kuran'ın size nazil olmaya başladığı gece, Kadir gecenizdir."
Bir dilin içindeki manaları bir başka dile aktarmak, bir kabın içindekini bir başka kaba boşaltmaya benzer mi!
Yapısökümcü yaklaşımda, anlam ya metnin dışında bırakılandır ya da metince görmezden gelinip kendisine karşı suskun kalınandır. Derrida'nın dil anlayışına ve çeviriye bakışına göre, gösteren doğrudan doğruya gösterilene bağlı olmadığı gibi aslında aralarında birebir karşılıklı ilişkiler de yoktur. Sözcük ile şey ya da düşünce gerçekte asla birlikte ve var olamazlar. Nitekim bir sözcüğün anlamına bakmak istediğinizde karşınıza yeni bir gösterge çıkar. Bu manada dil zamansal bir süreçtir.
"Hiçbir tercüme aslının yerine geçemez" diyen İslâmoğlu, manayı 'çorba' lafzı 'kazan' olarak görmüyor. Dolayısıyla mütercimin kepçe olmadığını ifade ederek şöyle bir açıklama getiriyor:
"Şu halde hiçbir Kuran çevirisi, metni nihai anlamda tamamıyla kuşattığı iddiası taşıyamaz. Bu iddia çeviriyi metnin yerine geçirmek olur. Böyle bir iddianın ikisi de birbirinden vahim olan iki sonucu vardır: Birincisi yorumu mutlaklaştırmak, ikincisi metnin tükendiğini ifade etmek. Oysaki hiçbir yorum mutlaklaştırılamaz. Mutlaklaştırılan yorum metnin makamına göz dikmiş demektir. Bu ise Kuran'a karşı yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Bu yüzdendir ki, Kuran üzerine yapılmış ve yapılacak olan hiçbir çalışma için "Bu son noktadır, bundan ötesi yapılamaz" denilemez. Bu metnin tükendiğini ilan etmek demektir. Şu bir hakikattir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem, tüm denizleri de mürekkep olsa Allah'ın vahyinin anlamı tüketilemez. Tükenen metnin yeri hayat değil, müzelerdir. Günümüzde ise Kuran, göz kamaştırıcı gücünü, hem ifşa ettiği anlamlar hem de dönüştürdüğü insanlar üzerinden göstermeye devam etmektedir."
Surelerin Hayatımızdaki Yeri, Önemi, Nüzul Sebebi
Hayat Kitabı Kuran'da surelerin iniş tarihleri, nüzul sebepleri, hayatımızdaki yeri ve önemi işaretlenmiş. Peygamber (a.s.)'ın hayatında neye tekabül ettiğini ve Müslümanların hayatında da nereye tekabül etmesi gerektiğinin altınızı çizmiş İslâmoğlu Hocamız. Sure ile bir bağ kurabilen okuyucunun hayatına Kuran'ın nüzul olmasına kapı açılıyor.
Besmele insanın Allah ile kurduğu bağın köprüsü. Besmeleyi hayat düsturu edinmemizin gerekliliğini şöyle ifade ediyor İslâmoğlu: "Eğer Kur'an'ı muhteşem bir site kabul edersek, Fâtiha bu sitenin ana kapısı, besmele de o kapının anahtarıdır. Besmele, kulluk listesinin altına atılan imzadır. Besmele Allah'la ve Allahlı yapmaktır. Besmele O'nun sayesinde ve O'nun verdiği imkân ve güçle yaptığının bilincinde olmaktır. "Senin verdiklerinin farkındayım, Senden bağımsız bir varlık alanı düşünmüyorum" demektir. Besmele eylemle alâkalıdır. Zira besmele çeken biri, bir eyleme girişiyor, bir işe başlıyor demektir. Besmele, İslâm ahlâkının bir 'eylem ahlâkı' olduğunu gösterir."
Sözün Özü
Hayat Kitabı Kuran kitabının dipnotlarında İslâmoğlu Hocamız, Müslüman bir pencereden dünyaya nasıl bakacağımızın, Allah'ın bak dediği yerden nasıl bakılması gerektiğinin özünü veriyor. Sözün Özü ile başlayan cümlelerin bazılarını derleyip toparlayarak; inceleyerek dosya yazımı sonlandıracağım.
İnsan yeryüzünün 'kalfası' kılınmıştır. ( Bakara 30)
Adem kıssasıyla insanlığa verilmek istenen mesaj, ana fikri şudur: İnsanın yeryüzündeki varlık amacı, ne melekliktir ne de şeytanlık; hatası ve kusuruyla insanlıktır, insanlık... İşbu yüzden, insan beşer doğar, irade ve akılla insan olur. Vahiy irade ve aklı doğru kullanma talimatıdır. Şeytan da, insan da cennetten kovulmuştu. Ama kovulma sonrasında şeytanla insanın davranışları arasında ateşle toprak arasındaki fark kadar fark vardı. Şeytan yanlış bir kaderciliğe sapıp kendisini bu duruma düşürenin Allah olduğunu (15:39) îmâ ederek Allah'a iftira ederken, Adem ve eşi hatayı kabullenme ve sorumluluğu üstlenme farkını gösterdi. İşte bu farkı ödüllendiren Allah, insana hatasını nasıl telafi edeceğinin, Yaratıcısıyla bozulan ilişkisini nasıl düzelteceğinin yolunu gösterdi. İlâhî lânet hata yapana değil hatayı savunanadır. Adem yeryüzüne, yaptığı tevbeden sonra ilâhî rehberliğin sürekliliği vaadiyle misafir edilmiştir. Ademoğluna tahsis edilen dünya, günahın bedeli değil tövbenin ödülüdür.
İman kalbin yönelişi, îkân yöneldiği şeyden kalbin tatmin olmasıdır. İmandan mahrum olmayı, kişinin kendi ruhuna çektirdiği en şiddetli azap olduğunu ifade eden İslâmoğlu Hoca bu noktayı şöyle açıklıyor: "İman ruh için hava gibi, su gibi, ekmek gibidir. Ruhunu bunlardan mahrum eden, öz elleriyle kendi ruhunu tarifsiz bir azaba mahkûm etmiş olur."
Takva kavramını hidayetten sonra olarak algılayan bizlere, Bakara 2'nin dipnotunda takva'yı hidayetin sebebi, hidayeti de takvanın sonucu olarak ifade ediyor. Kitap nedir iman nedir bilmeyen (42.52) Allah Rasulü'nün 'muhteşem bir ahlâk üzere' (68:4) oluşunu hatırlatıyor. Hidayetten önceki takvayı "sorumluluk ahlâkı" olduğunu belirtip, 'sorumlu davranış' manasına gelen salih ameli de böyle bir ahlaktan neşet ettiğini açıklıyor.
Kuran kendi misyonunu şöyle tayin etmektedir: "bu Kitabı, geçmiş vahiyden geriye kalan hakikatleri doğrulayıcı ve onların doğrusunu yanlışından ayırt edici (muheyminen 'ala...) olarak gönderdik" (5:48).
Allah'ın hidayet etmesi, hidayetini isteyen kişinin hidayetini dilemesidir, aynı şekilde Allah'ın saptırması, sapmak isteyen insanın sapmasını dilemesidir. İslâmoğlu Hocamız bunu en öz şekliyle şöyle açıklıyor: "Kendi tercihlerine Allah onları mahkûm ediyor."
Allah'ın koparılmamasını emrettiği bağlar, bütünüyle insanı ve insan hayatını ilgilendiren bağlardır ve bu bağların korunması ferdi ve toplumsal barış ve huzuru garanti ederken, birbirinden koparılıp ayrılması bunları yok etmektedir. Burada koparılmaması emredilen bağlar dört şıkta özetlenebilir:
1) İnsanın kendisiyle olan bağı.
2) İnsanın Allah'la olan bağı.
3) İnsanın insanla olan bağı.
4) İnsanın tabiat ve evrenle olan bağı. (Bakara 27)
İslâmoğlu Hoca Bakara 44'ün dipnotunda Kuran'ı yüzüne okumakla, hayatına uygulayarak okumayı ayırarak şöyle açıklar: "Tilâvet, aktarmak için okumaktır. Kırâet ise anlamak için okumaktır (18:83, not 13). Okuyan birincide pasif ikincide aktiftir. Ayet onun için 'siz hiç kafanızı çalıştırmayacak mısınız! ' diye biter."
"Kalpleri de..." yani "akleden kalpleri". Düşünme tarzının birbirine benzemesi kastedilmektedir. Biz bu benzerliğe "Yahudileşme temayülü" diyoruz. Duygu ve düşüncenin benzeşmesi, söz ve eylemin de benzerliğini getirecektir. Zımnen: Düşünceleri benzer olanların talepleri de benzer.
"Kesin taahhütlerini bozdukları için onları rahmetimizden dışladık." (5:13) âyetinde olduğu gibi, lânetlenme belli eylemler ve onları yapanlarla ilgilidir. Hz. Peygamber, "lânetli kavim" algısıyla sorulan bir soruyu "Allah, kesinlikle herhangi bir kavmi lânetlemedi" diye cevaplar (İbn Hanbel). Sözün özü: Baştan sona bir ırkın tüm nesillerini kapsayan manada lânetli kavim yoktur, ancak lânetli mantık vardır.
İnnâ lillahi ve inna ileyhi raci'ûn cümlesine "istirca" denir. İslâm'ın hayat kodları arasında müstesna bir yeri olan bu cümle, aslında İslâm inancının anahtarlarından biridir. Çünkü İslâm iki temel üzerinde yükselir: Tevhid ve adalet. İstirca, tevhidin özeti ve varlığın kaynağına atıftır. Aynı zamanda bu, müminin fani varlığını Allah'ın baki varlığına adama andıdır. Ve bir kulluk itirafıdır; bu itirafta zikir de vardır, şükür de vardır, dua da...
Ali Şeriati Müslümanların Batıya hayran olmasını şöyle açıklıyor: "Av avcıya tutkun! " Mustafa İslâmoğlu Bakara 70de geçen inek hadisesinde, kesilmesi emredilen inek hakkında şu açıklaması manidardır: "Aslında kesilmesi istenen inek, Mısır'ı temsil ediyordu. Kesilmesi emrolunan sığır üzerinden, düşmanına âşık olan herkese mesaj: Düşmanına hayran olan, gün gelir onun putuna tapar! "
Vahiysiz ve kitapsız dindarlık, açığını sahte kutsallar icat ederek kapatır. Zira taklide dayalı akide zanna mahkûmdur. Vahye tabi olmayanın vehim ve kuruntusunu dinleştirmekten başka yapacağı bir şey yoktur.
Aslında iman keşfedilmemiş defineye benzer. Onun sahibine yararı ancak keşfedilmesiyle mümkündür. İmanın keşfi ise sahibini iyiye, doğruya ve güzele götürebilecek iktidara sahip olmasıyla kendini belli eder. İnanç mücerret olarak her zaman sahibine yararlı bir unsur değildir. Sahibini kötü yola götüren inanç da vardır. Bu nedenle asıl olan bir inanca sahibi olmak değil, sahibine doğruyu emreden bir inanca sahip olmaktır.
Bir mümin hiç bir görünür ve görünmez varlıkta bizatihi güç vehmedemez. İnsanın Rabbi de, tüm varlıkların Rabbi de Allah'tır. Sihri küfürle eş değer kılan şey, insanların onda bizatihi bir güç vehmetmeleridir. Bir üstteki cümleyle bu cümle arasında gerçekte hiçbir çelişki yoktur. Kişi ile eşinin arasını açan, sihrin bizzat kendisinden kaynaklanan bir güç değil, sihre muhatap olan kimse ya da kimselerin cehalet, zayıf kişilik ve vehimlerinden kaynaklanan zaaflarıdır. Bununla elbette görünen ve görünmeyen varlıkların insan psikolojisi üzerindeki, hatta insan bedeni üzerindeki etkilerini yok sayıyor değiliz. Bu etkileri en güzel izah eden durum psikosomatik hastalıklardır. Kökü psikolojik olduğu hâlde fiziki olarak bedende tezahür ederler. Sihrin dünya ve ahireti yıkan bir şey olmasının temelinde, insandaki gerçeklik algısını bozması yatar.
Boyaların hası Allah'ın boyasıdır; Allah'ın boyası "fıtrat", yani insanın doğasıdır. Fıtrat, insanın doğasına Allah'ın döşediği muhteşem altyapıdır. İnsanın tek doğal boyası budur; onun üzerine sürülen tüm boyalar sentetiktir. Zımnen: Müslüman olmak bir başka boyayla boyanmak değil, sentetik boyaları atıp kendi öz boyasına dönmektir. Bu yüzden İslam'a dönüş öze dönüş, kendine geliştir.
"Umm" kökünden türetilen ümmet zımnen "İnsanlığı ana gibi kucaklayacak bir toplum" vurgusu taşır. Şehîd "tanık" anlamına, "hayatını imanına şahit kılan ve çağına şahit olan" anlamına geldiği gibi "örnek, model" anlamına da gelir. Tercihimiz ikincisidir. Ümmetin "şehid" olması; insanlığın imanına şahit olan ve insanlığı imanına şahit kılan ana yürekli toplum olması demektir. İmam ümmetin manevî annesi, ümmet insanlığın manevî annesidir.
Allah'tan başkasından korkan iki cezaya çarptırılır: Korkunun kendisi ve korktuğunun başa gelmesi.
Tövbe, bir "yeniden kazanma" iradesidir. Allah'a tövbe etmek, insanın kendisini yeniden kazanması için Allah'tan yardım talebidir. Bu bir onarım faaliyetidir. Zımnen: "Allah'ım ben kendimi kaybetmişim! Fakat kendimi yeniden kazanmak istiyorum! Kendimi onarmama yardım et! " Bunu yürekten talep edenlere Allah yardım edeceğini vaat etmektedir.
"Ey insanlar! " diye başlayan ayette meşru ve temiz olan şeylerden yemeleri karşılığında insanlardan şeytana uymamaları isteniyordu. "Ey iman edenler! " diye başlayan bu ayette ise inananlardan Allah'a şükretmeleri isteniyor. Çünkü şükür, inkâr edenlerden değil iman edenlerden beklenir.
Ne imansız ve ibadetsiz ahlâkla, ne ahlâksız ve ibadetsiz imanla, ne de içeriği boşaltılıp şekle indirgenmiş ibadetle iyiler safına dâhil olabilirsiniz. İbadetler Allah'a yollanmış mektuba benzer. İçi boşalmış bir ibadet, Allah'a yollanmış boş bir zarfa benzer. Mektup ruhsa zarf cesettir. Diri ibadet sahibinin altında bir burak, ruhsuz cesede dönmüş ölü bir ibadet ise sahibinin sırtında bir yüktür.
Dua kalbin Allah'la konuşmasıdır. Allah Rasulü duanın önemini şöyle izah eder: "Allah katında duadan daha üstün bir insan davranışı yoktur" (Tirmizî, De'avât 1). Bu kadar büyük ve ölümsüz bir hakikati bu denli sade ve yalın bir dille anlatmak ancak kelam-ı ilâhîye mahsus bir özellik olsa gerek.
"Allah... sever" ya da "Allah... sevmez" diye son bulan âyetlerin hemen tamamına yakını Medenî sûrelerde yer alır. Mekkî surelerde ise azap ve ceza öndedir. Bunun nedeni Kuran'ın eğitim sürecidir. Bu sürecin başlangıcında insanlar azap ile korkutuluyorlardı. Medine döneminde müminlerin Allah'la olan ilişkileri "sevgi" düzeyine yükseldi.
Bedelsiz ödül olmaz. İman en büyük iddiadır, iddialar ispat ister.
Kulun gücü bitince Allah'ın yardımı başlar: "Bittim ya Rab! " diyene "yettim kulum" der.
Hicret, imkânların tükendiği yerden üretileceği yere intikal, kavuşmak için terk etmektir.
Cihad, insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslâm'la insan arasına gerilen engelleri kaldırmak için üstün çaba harcamaktır.
Namaz gök dikişidir. Dünya astarını ahiret atlasına günde beş yerinden dikmektir. Hayat ancak bu sayede ruhsuz bir ceset olmaktan kurtulur.
Cennetini yüreğinde taşıyan bu kişi, elde ettiği her değerin hakkını verir ve onu kat kat üretir. Toprağı çok verimli bir bahçe gibi, aldığı yağmura ürün vererek şükreder. Bu yağmurun çok ya da az olması, onun verimliliğinden bir şey kaybettirmez. Çünkü o, verimliliğini daha çok dışardan değil kendi özünden almaktadır. Onun imkânı imanıdır. O, yapacağı bir iyilik için "imkânım yok" demez. Bilir ki imanı tükenmeyenin imkânı tükenmez. Yine bilir ki, gönül tarlasına muhabbet tohumunu alın teri, yürek teri, zihin teri ve gözyaşıyla ekenler, hasat zamanı bu tarladan bire yedi yüz kaldırırlar. Bütün bunları yaparken, birilerinin görüp görmediği umurlarında bile değildir. Çünkü Allah'ın gördüğünden emindirler. Esasen cennet, "Allah yolunda" harcanmış bir değerin azamî getirisini ifade eder. Ebedi güzelliğin üretildiği bu merkezlerin tohumu ise, insanın bu dünyada yaptıklarıdır. İşte bu yüzden "Dünya ahiretin tarlasıdır". Kalbin günahkâr olması, beden ülkesinin başkenti olan kalpte şeytanın iktidarını ilan etmesidir Merkez bozulursa tohum çürür, insanın özü kurur.
Yoksula yardım, o kadar hasbi ve o denli karşılık beklentisi olmadan yapılmalıdır ki, bu beklenti değil kişisel menfaat ve minnet altına alma, onun sapık bulduğunuz inanç ve düşünce dünyasına müdahale için bir araç olarak dâhi kullanılmamalıdır. Çünkü hidayet Allah'tandır. Hidayet kişinin kendisine iyilik yapanın hatırı için onun istediği yola girmek değil; hakkın hatırına, kişinin özgür iradesiyle Allah'a teslim olmasıdır.
Ahdullah hem "Allah'ın verdiği taahhüd" hem de "Allah'a verilen taahhüd" anlamına gelir. Vicdan ve fıtrata delalet eder. Her sapma, aslında vicdan ve fıtrata ihanettir. Fıtrat ve vicdana her ihanet ise, özünde Allah'ın ahdine ve Allah'a verilen söze ihanettir.
Tüm peygamberlerin yolu olan ve insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslâm'ın tek din oluşu, Allah'a kulluğun Allah'a kayıtız şartsız teslim olmaktan başka bir yolunun bulunmayışı demektir. Yoktur, çünkü İslâm, Allah'ın hakkını teslim etmek için Allah'a kayıtsız şartsız teslim olmak demektir.
Gerçek zulüm, hakikatin apaçık delilleri geldikten sonra sapmaktır.
Muhacir: İmkânların tükendiği yerden imkânların üretileceği yere göç eden Mekkeli müminler. Ensar: Göçmen din kardeşlerini bağırlarına basıp yardım eden Medineli müminler. Muhacir ve Ensar tarihte kalmış olsa da, muhacirlik ve ensarlık İslâm cemaatinin yaşadığı tüm zamanlarda ve mekânlarda var olmayı sürdürecektir.
Kâbe, insanlığın İman babası Hz. İbrahim'den bir hatıradır. Mümkündür ki insanı yeryüzünde misafir eden ilk toprak parçasıdır. Bu yüzden hacca gitmek, gurbete değil sılaya gitmektir. Bu yüzdendir ki sadece müminlere farz olan hac ibadeti için bu ayette ilginç bir biçimde "insanlık üzerine" ('ale'n-nâs) ifadesi kullanılmaktadır. Bunun en mukni açıklaması da, haccın insanlığın ilk vatanına bir teşekkür olmasıdır.
Ey insan! Bütün bir kâinat Allah'a aitken, sen O'na isyan ederek kime sığınmayı düşünüyorsun!
İyiyi önerip yanlıştan sakındırma, imanla doğrudan alâkalı Kuranî bir emirdir (104. ayetle krş.) Bu emir sosyal bünyenin savunma mekanizmasına tekabül eder.
Kuran'daki tüm dua ayetlerinin maksadı Allah'tan istemeyi öğretmektir.
Allah'tan istemeyi öğrenebilmek duasıyla, Selametle...Hayat Kitabı Kur'an Üzerine
Yazan: Sibel Eraslan
Yazı Kaynağı: Vakit Gazetesi
'Ve eğer dünyanın tüm ağaçları kalem olsa denizleri de mürekkep, buna yedi deniz daha eklense, Allah'ın kelimeleri yine de tükenmez; çünkü yalnızca Allah'tır her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden' (Lokman, 27)
Kelimeleri bitimsiz olan Yaratıcıya hamdolsun... Bu ayeti ne zaman okusam hasbelkader yazım çizim işiyle uğraşanlardan birisi olarak, belim bükülür. Bu nasıl bir görkemdir ki, yedi denizleri kalemine zerketse yine de az gelir, denizler biter de O'nun sözü bitmez... Bu nasıl bir haşmettir ki, dünyanın tüm ağaçları kalem olup yazsa yazsa yine yazsa, tükense bitse cümle ağaçlar, O sözünü hâlâ devam ettirir... Edebiyatçıların, şairlerin, hatiplerin, kısacası işi yazı ve söz üzerinden olanların takatini kesen bir ayet, öyle değil mi'
Kainatta varedilmiş hemen her şey de aslında Allah'ın kelimesidir ve Allah'ın 'Ol' sözü içredir, her şey ama her şey... Rab, kelimelerinin hakikatini yüreğimize indirsin...
Geçen akşam, sevgili kardeşim Senai Demirci ile Hilal TV'deki iftar programında 'Hz.Meryem' bağlamında konuşurken, heyecan verici bir sürprizle karşılaştım iftara doğru... Adnan İnanç Beyefendi, bana taptaze, baskıdan yeni çıkmış, dumanı henüz üstünde bir kitap uzattı sağolsun... Mustafa İslâmoğlu Hocamızın 'HAYAT KİTABI KUR'AN', gerekçeli meal-tefsiriydi bana uzatılan. Benim getirdiğim 'Siret-i Meryem' adlı kitabı, dizlerinin dibine teslim edebileceğim bir kale gibi geldi gözüme hocamızın meal-tefsiri...
Kendisinin edebi yetkinliği ve belagatı ile harikulade bir çalışma olduğuna eminim, zaten yanılmıyorsam takriben 11 yıldır üzerinde uğraşılan bir tetkikat olduğundan, hayli emek verilmiş bir eserdir. Sadece emek mi' Bendeniz, Îslamoğlu'nun, fildişi kulelerinde oturan bazı edebiyatçılar gibi, tezyinat ve estetikten taviz vermeyici bir soyutlanmayı asla kabul etmediğini yakınen bilenlerdenim... Bu yüzden eseri için, sadece edebi ve ilmi bir emek mahsülüdür diyemem. Öyle zannediyorum ki eser; Mustafa İslâmoğlu'nun hayatının ta kendisidir...
Niçin 'hayat' vurgusu var meal-tefsirde diyecek olursanız, adeta bir ölüler ve ölümler kitabı halinde toplumsal atardamarı kesik hale indirgenmiş çağımız 'kutsal kitap' algısını, daha kapağından eleştiriye tabi tutuyor da ondan derim size... Bugünlerde gerek Kur'an-ı Kerim gerekse Sevgili Efendimiz hakkında ilmi araştırma yapan akademisyenlerin niçin hep 'hayat' ve 'yaşamak' üzerinden vurgu kurarak gündeme geldikleri de tesadüf olmasa gerek. Bizler; Sevgili Efendimizi ve öğretisini vaz ettiği 'Kitapların Annesi' olan Kur'an'ı, hayatın atardamarı olarak görmek, işitmek ve yaşamak istiyoruz da ondan. Hayatla bağı kesik bir din algısı, ütopik bir iyi niyet temennisinden ibaret kalıyor ne yazık ki... Öyleyse dinin, kutsal olanın, iyiliğin ve adaletin, erdemin ve sevginin, merhametin ve saygının modern zamanlarda yeniden hayatla bağının kurulabilmesi için, ilahiyatçıların hayatın içinden konuşmaları, hayatın içinden yazmaları ve yine hayatın içinden yaşamaları gerekiyor...
Gerekçeli meal-tefsirin 'söz-başı'nı bu yüzden çok önemsedim. Zira burada, 'Kur'an'a kurban olmayı, cihana sultan olmaya tercih edecek' bir yüreğin ince sızılarını okuyorsunuz. Bir yandan tertemiz bir idealizm, adanmışlık ve gayretli bir çalışkanlık ürünü olan akademik hazırlık safhası, diğer yandan ise cümle aralarında ustalıkla verilmiş özyaşam öyküsü beni bir hayli heyecanlandırdı... Mesela şu anekdotta olduğu gibi: 'İlk kitabım zati eşyalarım dışında belki ilk servetim, henüz yedi yaşımdayken tarafıma hediye edilen bir Kur'andı. Yöremizde sevilip sayılan arif bir zatın hediye ettiği bu mushafı tüm yıpranmışlığına rağmen hâlâ muhafaza ederim. O gün hayatıma giren Kur'an, inişli çıkışlı bir seyir izlese de, hayatımdan bir daha hiç çıkmadı...' Burada samimi his dünyası ile aktarılan, adeta bir çocuk safiyetiyle arı-duru bir şekilde dile getirilen hayat hikayesinin, nice ciltlerce yazılmış kitaptan daha önemli olduğunu düşünüyorum. 'Hayatta karşılaştığım ve karşılaşmam muhtemel hiçbirşey, beni bir mucize-i baki olan Kur'an kadar etkilemedi. Kur'an'ın kanatlarına tutundukça hayretim arttı, hayretim arttıkça daha bir sıkı tutundum...' diyor İslâmoğlu. Onun öz hayat hikayesi ile bağlantılı olarak okumak Kur'an sevgisini, inanın beni yeniden hayata davet ediyor. Hayatın içinde Müslüman olarak var olabilmenin imkansız olmadığına dair önemli bir çağrıdır bu...
Siret-i Meryem'i kaleme alırken; Hz.Meryem gibi Rabbi tarafından mükemmel kılınmış bir mukaddes kadının, bugünkü hayatlarımız içindeki anlam karşılığını arayıp durmuştum. Meryem'i hayat bağlarından kesik bir mukaddesat içinde tülleyerek yüksek raflara kaldırmak, onu aynı zamanda yaşamdan çıkarmak anlamına gelecekti. Oysa Meryem, yaşayandı, diriydi, insandı, kadındı, anneydi... Bu gidiş gelişleri kutsal metin okuyucusu ve yazıcısı olan hemen herkes de yaşamıştır sanırım...
Bu bağlamda hocamızın meal-tefsirine yapmış olduğu, 'hayat kitabı' vurgusu, benim bir edebiyatçı olarak yaşadığım medcezirlerime önemli bir cevap gibi yetişti... Vahiyle inşa olmaya ve hayatı vahiyle inşa etmeye aday olan herkese it'af edilmiş bir kitap!
Kendisine ve eşi arkadaşım Yasemin Hanım'a, hürmet, muhabbet ve selamlarımı sunuyorum efendim...Yazan: Fatih Okumuş
Kaynak: Kur'an'i Hayat Dergisi, 1. Sayı
Mustafa İslamoğlu'nun, 6.000 dipnot içeren meal-tefsiri çıktı.
Kitab'ı anlamak, onu hayatlarına hayat kılmak, hayatlarını Kur'an'la anlamlandırmak isteyenler için'
Elhamdülillah' Hasretle beklediğimiz, özlediğimiz, gözlediğimiz ve inşaAllah okuru olmayı hak edeceğimiz mealimiz çıktı. İkra emrine masadak bir metn- i metînle karşı karşıyayız. Mustafa İslamoğlu Hoca'nın ömrünü vakfettiği, Hilal Televizyonu'nun yeryüzünün dört bucağındaki Kur'an talebelerine ulaştırdığı çalışması Hayat Kitabı Kur'an: Meal-Tefsirin nihayet duvağı açıldı. Ümmete kutlu olsun!
Bizim okuyuşumuza göre İslamoğlu mealinin istinat ettiği en önemli asıl: parçacı değil bütüncü, dağıtıcı değil toparlayıcı özelliğidir. Bu, İslam'ın temel prensibi tevhidin Kur'an okumaya tatbiki ve müellifin icma'-ı 'ulûmi'd-din tezinin de uygulamasıdır.
Müellif her ayeti bütün bir Kur'an'ın ışığında; ama bütün bir Kur'an'ı da tek ayet gibi okumaya çalışmıştır. Bunu her yerde başarmış olmak iddiası büyüktür; fakat bundan daha önemlisi, böyle bütüncül bir tasavvura ve usûle sahip olmaktır. Ameller niyetlere göre, eserler usûllerine göre değer kazanırlar.
İkinci asıl adalet prensibidir. Meal rivayet ile dirâyetin, aklı işletmek ile vahye tabi olmanın, lafız ve mananın, bağlamsal ve tarihsel olanla makâsıd ve ilkesel olanın altın dengesini aramıştır. Sabık olanla sadık olan çeliştiğinde, müellif sadık olanı tercih etme dirayet ve cesaretini göstermiştir.
Kur'an'ın Kur'anla tefsiri
Bu yöntem, Kur'an tefsirinin kadim ve en geçerli yöntemidir. İslamoğlu mealinde ayetler, kelimeler, kavramlar Kur'an'ın bütünlüğü içerisinde anlaşılmaya çalışılmış ve çoğu zaman bunda muvaffak olunmuştur. Adeta kelime ve kavramların üç boyutlu bir haritası çıkarılmış, meal bu harita esas alınarak kaleme alınmıştır. Ayetin indiği zaman dilimi bu haritanın bir boyutudur. Matematik kesinlikte tespiti mümkün olamasa bile, doğruya en yakın bir kronoloji oluşturularak mealde dikkate alınmıştır. Bu sayede mesela salih amel, infak, salât, zekât gibi kavramların 23 yıllık nüzûl sürecinde kazandıkları anlam zenginleşmeleri takip edilebilmiştir.
Surelerin kimlik kartı
Mealin bir meziyeti de surelerin başında efrâdını câmi, ağyârını mâni bir giriş bölümünün yer alması' Giriş bölümü hem sureyi mümkün olduğunca tarihlendiriyor, hem de ana konularını ve nirengi noktalarını işaretliyor. Genellikle surenin Hz. Peygamber'in (sa) hayatında neye tekabül ettiğine, onun ve mü'minlerin şahsiyetlerinin inşasında nasıl bir role sahip olduğuna işaret ediyor. Böylece surenin şimdi ve buradaki okurunun da hayatına nazil olmasının kapısını açıyor. Sure ile bir ünsiyet kuran okuyucuya da artık bu kapıdan içeriye girmek kalıyor. Meal ve tefsirde sure bütünlüğü de gözetiliyor. Sure girişleri bile müstakil bir kitap gibi okunabilir.
Kitab'ı organik bir bütün olarak okumak
Meal-Tefsir, Kur'an talebeleri için, aynı zamanda bir eşbah ve nezair kitabı gibi. Kur'an'ın lafzî ve semantik arkeolojisinin yapılması, topografyasının çıkarılması sonucunda, kendisinden önceki, özellikle klasik çalışmalardan sonuna kadar istifade etmekle birlikte taklide düşülmeyip tahkik mesleği ihtiyar olunarak dirayetli genellemeler ve titiz istisnalar yapılmış.
Deryadan damla misali birkaç örnek: Tesbih, zamanla kayıtlı olarak geldiğinde namaza delalet eder.Kur'an'da insanların çoğu formu tam on yedi yerde sadece üç şekilde gelir.Kur'an'daki tüm dua ayetlerinin maksadı Allah'tan istemeyi öğretmektir.Kur'an'ın semboller dünyasında; yüz bir şeyin varlığını, akıl o şeyin ruhunu, eller o şeyin eylemini temsil eder.Nefyin haberinin bâ ile gelmesi ihtimal yokluğuna delalet eder.Metâ' Kur'an'da geçtiği her yerde na'îm'in mukabili olarak dünyevi hazlar için kullanılır ve üç ana niteliği vardır: Daim olmayan, sabit olmayan, kâmil olmayandır.
Müellif vahyin zengin anlamlılığı bir imkân ve üslûp olarak kullandığını görerek bu imkânı da mealin özellikle yekûnu 6.000 (altı bin) tutan notlarında yer yer göstermiştir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in üslûbu gereği, birçok yerde aynı zamir birden fazla yere ait olabilir ve bir kelimeyi hem öncesiyle hem sonrasıyla birlikte okumak ve ona göre anlamak caiz olabilir. Bu incelikleri görebilmek ilim yanında edebî zevk ister.
Fiil veya isim tercihi meale bir biçimde yansıtılmaya çalışılmıştır. Mesela: Ellezîne keferû küfürde ısrar edenler; kâfirûn küfrü, nankörlüğü cevherine yedirmiş kimseler olarak anlaşılmıştır.
Kitab'ı organik bir bütün olarak okumak, ayetin özellikle Hz. Peygamber'in hayatında neye ve nereye tekabül ettiği sorusunu akılda tutmayı gerekli kılmıştır. Buradan da okur, peki benim hayatımda neye karşılık gelir' sorusuna yönelmektedir. Mesela: Kur'an-ı Kerim'de en sık anlatılan kıssa Hz. Musa kıssasıdır. Hz. Musa'nın hayatının Mısır'dan çıkmadan önceki dönemine ve Firavunla mücadelesine atıfta bulunan ayetler Mekkîdir; oysa çıkış sonrası kavmiyle yaşadıklarına atıfta bulunan ayetler Medenîdir. Bir kez bu tespiti yaptınız mı, artık vahiy sizin de hayatınıza nazil olmaya başlar. Veya inzal vahyin muhatabına; tenzil kaynağına (Allah'a veya meleklere) izafe edildiğinde kullanılır. Şeytan aynı varlığın insanla ilişkisi öne çıktığı durumlarda; iblis ise Allah'la ilişkisi öne çıktığında kullanılır. İnsan için bir şeytandır, ayartır; Allah içinse 'Allah'tan ümitsiz bir vak'a'' Bu tespitleri yapmak i'nin noktasını koymaktır.
Peygamberlerin şanına yakışır yorumlar yapılması
Halk için değil; fakat ehlinin sahihini sakîminden ayırt ederek okuyup istifade etmesi için yazılmış rivâyet tefsirlerinin etkisiyle olsa gerek, dünya dillerindeki meallerin büyük bir bölümü, muharref Tevrat'taki boyutlarda olmasa dahi, peygamberlerin şanına yakışmayan yorumlara meyledebilmişlerdir. İslamoğlu mealinin bir özelliği, Kur'an-ı Kerim'i Yahudi kültürü altında oluşmuş bu yorumlardan bağımsız olarak okumayı denemesidir (Mesela: Yusuf, 12/23; Sâd, 38/31-32, Mü'min, 40/55; Şuarâ, 26/20).
Saffât, 37/88-89: 88 Ardından yıldızlara bir göz attı 89 ve Ben rahatsızım! dedi. [Muhtemelen tevriyeli bir ifade (Hz. Yusuf'a ait benzer bir ifade için krş: 12:23). Etrafındakiler onun yıldızlara bakarak hastalanacağını okuduğunu sandılar. Fakat o, kavmin bu yönelişinden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu.]
Ben hastayım meali, bir peygamberin yalan söylediğini, bir hile olarak yalan söylenebileceğini îmâ eder. Oysa peygamberler asla yalan söylemezler. Zor durumda kaldıklarında iki anlama gelen sözler kullanırlar. Nitekim Hz. Muhammed (sa) hicret esnasında nereden geldiklerini soranlara sudan cevabını vermişti. Muhatap onun yukarı sudan mı, aşağı vahadan mı geldiğini düşünedursun; o yoluna devam etti. Onun kastı ise bütün canlıların yaratılışının özü ve esası olan su idi. İbrahim (as)'ın da eşi Sare'yi zalim bir kralın şerrinden korumak için onun kardeşi olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Eşim deseydi Sare'yi elinden alacaklardı.
Klasik mealler bu ayetin mealinde bu inceliği genellikle yansıtmamışlardır. Ayrıca, bizzat Resulullah tarafından yasaklanmış bulunan Allah'ın peygamberlerini birbiriyle yarıştırma tuzağına düşülmemiş; farklılıkları üstünlük olmaktan ziyade çeşitlilik olarak okumayı yeğleyen bir yol izlenmiştir. Meselâ: Bakara, 2/253'ün meali şöyle verilmiştir:
Söz konusu elçilerden her birine diğerinden farklı meziyetler bahşettik. [Lafzen: Onlardan bazılarını bazılarına üstün kıldık. Buradaki tafdil değil tefadul'dur. Esas itibarıyla çeşitlilik ve farklılığa delalet eder (Bkz: 17:55; krş. 4:34). Merhum Elmalılı şöyle der: Dikkat olunursa tefadul-i enbiya esasta müttehid olmak üzere bir tenevvu ifade eder ki bu tenevvu bizzat murad-ı İlahi'dir. Âyette geçen bazısını bazısı üzerine (ba'dahum 'ala ba'd) formu, niteliğe ilişkin bir ayrımı değil niceliğe ilişkin bir ayrımı ifade eder (Krş: 2:136; 285). Yani: bazı hususlarda bazısını bazı hususlarda ise bazısını üstün kıldık, demektir.]
Peygamberlerin ismet sıfatı meale titizlikle yansımış. Bunda, edatlar ve bağlaçlar gibi, metnin küçük kahramanlarının haklarının yenmeyerek meale aksettirilmeye çalışılması da etkili olmuştur. Mesela: Fakat Biz eğer kalbini iman üzere perçinlememiş olsaydık, belki o zaman birazcık olsun onlara eğilim göstermen mümkün olabilirdi. (İsra, 17:74).
Sonuç
Hayat Kitabı Kur'an: Meal-Tefsir lafız-mana-maksat sacayağına istinat etmiş ifşâ edici ve inşâ edici bir meal' Kur'an'ın Allah ve Peygamber tasavvurunu nasıl inşâ ettiğini gösteren ve izleyicisine de öğreten bir meal. Vahyin inşâ edici özelliğini ifşâ eden, gün yüzüne çıkaran, tecdit eden bir meal'
Bu mealin usûlü ve medeniyet tasavvuru var. Mezhebi var. Dilde, nahivde ve kıraatte' Mezhebi olmak, nesebi olmaktır. Tasavvura ve usûle sahip olmak, anlamı taşırken yol kazalarını en aza indiren tertibatlardır. Usullü olmak fotoğrafın bütününü görmeye niyet ederek tutarlı olmaktır.
Üreten bir meal, tüketen değil'
İlim ocağında ve irfan kucağında yetişmiş bir âlimin ömrünü vakfettiği, fiili telif süresi dolu dolu 11 yıla baliğ olan bir eseri birkaç sayfada tanıtmak cesaret ister. Daha geniş tahliller erbabı tarafından yapılacaktır. Bu yazı bir tanıtım yazısı değil işaret fişeği' Meal mi diyordunuz' İşte! Mustafa İslamoğlu ile Hayat Kitabı Kur'an üzerine
Mülakatçılar: Fethi Güngör, Fatih Okumuş, Muharrem Baykul
Yazı Kaynağı: Kurani Hayat Dergisi, 2. Sayı
Muhterem hocam, öncelikle mülakat için vakit ayırdığınızdan dolayı teşekkür ederiz. Kur'ani Hayat Dergisi vesilesiyle sizinle yeni tanışacak okuyucularımız için, Mustafa İslamoğlu'nu kendi ağzınızdan kısaca tanıyabilir miyiz!
Ben de bu vesileyle Kur'ani Hayat Dergisi'ne uzun ömürler diliyorum. Allah mübarek etsin. Gelişi güzel oldu. İnşaallah yürüyüşü de güzel olur. Yüce Kur'an'ı hayata aktarmada bir vesile olur inşaallah. Kayseri'nin Develi ilçesinde 28 Ekim 1960'ta doğdum. İçinde doğduğum ev bir ilim yuvasıydı. İlk tahsilimi doğduğum ilçede yaptım. Annemi 3, 5 yaşımda kaybettim. Öksüz büyümenin avantaj ve dezavantajlarını gördüm. İlk Arapça eğitimimi ve ilk Münebbihat gibi basit metinleri, sarf nahiv gibi metinleri pederimden okudum. Orta öğrenimimi aynı ilçede yaptım. Yüksek öğrenimimi önce Kayseri'de daha sonra Kahire'de yaptım. Edebiyat merakım erken yaşlarda başladı. İlk şiirim yayınlandığında 16 yaşındaydım. Daha sonra rahmetli Cahit Zarifoğlu'nun editörlüğünü yaptığı Mavera dergisinde okuyucular sayfasında yazılar yazmaya başladım. Şiir, günce, deneme, eleştiri gibi edebi ürünlerim Yaşar Kaplan beyin çıkardığı Aylık Dergi'de yayımlandı. Daha sonra müteaddid dergilerde yazdım. İlk kitabım da bir şiir kitabıdır: Heyelan. İslami ilimlere ta başından beri ilgim vardı. Asıl yoğunlaşmam 80'li yılların ortasında başladı. Kahire yıllarında hem okudum, hem okuttum, hem yazdım. İmamlar ve Sultanlar, hatta Yürek Devleti Kahire'de kaleme alındı. Döndükten sonra tefsir derslerine başladım. Talebe yetiştirme faaliyetlerim 1983'te başlamıştı. Eğitim faaliyetlerinin resmi hüviyete bürünmesi 1989'da Akabe Vakfı ile oldu. Aynı yıl yine Denge Yayınları kuruldu. Fakirin her ikisinde de emeği, çabası oldu. 1992 yılından itibaren de Tefsir Dersleri başladı. Meal, tefsir derslerine başladığımda düşündüğüm bir şey değildi. İlk yaptığım meal sayfası şu an elimde duruyor. İlginçtir, baktığımda üzerinde 1995 tarihini gördüm. Demek ki, ilk kez gündemime 1995'te girdi meal. Asıl gündemime giren meal bundan 11 sene evvel 1997'nin sonunda başlayan sesli ve görüntülü tefsir projemizdi. O tefsir projemiz eşliğinde zaten bir meal yapıyorduk. Çünkü görüntülü çekimlere ders hazırlıyordum. Bu çekimlere elimde herhangi bir mealle gelmiyordum. Gerek 29 Haziranda Hitamuhu Misk programıyla sona eren 15 yıl süren derslerde, gerekse 11 yıl süren stüdyo derslerinde elime herhangi bir meal alıp da mealden tefsir dersi vermiş değilim. Elime hiç meal almadım bu süreçte. Dolayısıyla kendi mealimizi veriyorduk. Zaten bu bir zaruretti. Madem bu bir zaruret, bu meali yapacağız, bu mealden başkaları da faydalansın diyerek yola çıktık. Dolayısıyla bu kendini bize tahmil eden, bize yükleyen bir vazife oldu. Evliliğimizi 1985 yılında yaptık, 5 emanetimiz var. Sözün özü; Kur'an'ın talebesi olmaktan başka iftiharı olmayan Allah'ın aciz bir kuluyum.
Hocam, Türkiye'deki ve dünyadaki Kur'an çalışmalarının durumu hakkında bilgi verebilir misiniz!
Türkiye'deki ve dünyadaki Kur'an çalışmalarını önce ikiye ayırabiliriz: Bir Akademik camiada yapılan çalışmalar, iki sivil çalışmalar. Yine bir başka açıdan ikiye ayırabiliriz: Oryantalist zihniyetle yapılan çalışmalar. Bunu da kendi içinde ikiye ayırabiliriz: Yabancı oryantalistlerin yaptığı çalışmalar, yerli oryantalistlerin yaptığı çalışmalar diye ikiye ayırabiliriz. İkincisi de oryantalist zihniyetle olmayıp içerden olan, yani kendisini içerden bilen; yani inananların, müminlerin yaptığı çalışmalar diye yine ikili bir kategori ortaya koyabiliriz. Birinci kategoride biraz açacak olursak, akademik çalışmalar maalesef akademik dünyanın iniş ve çıkışlarına bağlı olarak iniş çıkışlar gösteren bir eğilim taşıyor. Akademik dünya zenginleşince özgürleşince kalitesi artınca akademik çalışmaların da kalitesi artıyor. Ama maalesef yurtiçi çalışmaları için en azından birçoğu için aynı şeyi söyleyemem. Tabii ki istisnaları var, onların hakkını asla yemek istemem. Zaten Türkiye'de YÖK sistemi, İlahiyat eğitimini İlahiyat Fakültelerini yani dini eğitimin zeminini kaydırdı. Maalesef YÖK'ün Türkiye'de bilinçli bir biçimde kalitesiz ilahiyatçı hedefi şu an itibariyle tutmuş gözüküyor. Tabii ki, istisnaları tenzih ederek söylüyorum burada. Ankara Okulu'nun çalışmalarını küçümsemem, Marmara İlahiyat'ta yapılan bazı hocaların ferdi gayretlerini, çabalarını asla küçük göremeyiz; ama bunlar hepsi istisnai düzeyde kaldı. Bir de maalesef akademik çalışmalar daha çok "icada dayalı", ''yaratıcı'' olmaktan çok, suyuna tirit çalışmalar oldu. Belki bunda da temel faktör insan unsurundan kaynaklandı. Yani nitelikli insan unsuru ilahiyatları tercih etmedi. Tercih etmemesinin birçok sebebi vardı. İçinde yaşadığımız toplumda dinin algılanış biçimi, devlet-din ilişkilerinin hastalıklı mahiyeti, dinin yükselen bir değer olup olmaması, istihdam meselesi vb. gibi birçok faktör var burada, ama en başında kaliteli insan unsurunun dini ilimler alanına geçmemesi, o alanı tercih etmemesi. Bunun birçok sebepleri olabilir, bahs-i diger o. Bundan mütevellit araştırmalarda bir kısırlık, kalite düşüklüğü yaşandığı kanaatindeyim.
Yurt dışındaki çalışmalar için de belki benzer şeyler söylemek mümkün, ama bazen kayan bir yıldız gibi semamızda yıldızlar da görüyoruz. Yüzyılımızda yapılan çalışmalar içerisinde mesela bir Abdullah Dıraz'ın çalışmasını saygı ve minnetle anmak lazım. Yani bir Kur'ani Ahlak eseri ve daha doğrusu doktora tezi. Yine Aişe Abdurrahman'ın o muhteşem çalışmalarını burada anmalıyım! et-Tefsiru'l-Beyani'si küçücük iki ciltten oluşmasına rağmen dev eserlerdir diyebilirim. Ve yine el-İ'cazu'l-Beyani li'l-Kur'an ve Mesailu İbni'l-Ezrak adlı eseri Aişe Abdurrahman'ın, özgün çalışmalardan biridir. Ağzına kadar yepyeni araştırma ve bulgularla doludur. Bunun dışında Suudi Arabistan'da bazı çalışmalar var, fakat bu çalışmalarda bir tutukluk görüyorum. Sanki genç yeteneklere çalışmayı sipariş eden hocaların şuraya dokunmayın, buraya dokunmayın gibi bir takım dokunulmaz alanlar koydukları izlenimi uyanıyor. Mesela Külliyatu'l-Elfaz gerçekten çaplı bir çalışma. İki ciltlik çalışmadır. Berik b. Said el-Karni Riyad'da iki ciltlik doktora tezi olarak hazırladı. Tefsir ilminde şimdiye kadar kavaid ve davabit cinsinden ne varsa, bu kuraldır, bu kaidedir diye bunun sorgulamasını yapmış, karşılaştırmalı örneklerle, tahkik yoluyla ve istikra yöntemiyle. Mesela şu yaygın bir kanaattir. Zerkeşi de bu kanaate katılır. Kur'an'da nerde er-Rîh gelirse olumsuzdur, er-Riyah gelirse olumludur. Bu kural gibi algılanmış olmasına rağmen ekseriyet bile değil sadece galibiyet ifade eden bir tesbittir. İstisnası boldur. Külliyatu'l-Elfaz'da buna benzer tüm külli kaidelerin hesabı verilmeye çalışılmış. Yine Riyad Üniversitesi'nde yapılmış 19. yüzyıl tefsir akımlarını ele alan üç cilt çalışma vardır mesela. O çalışmada ben bir şey bulamadım. Bu tip çalışmalar sağda solda oluyor. İran'da mesela Ebu Müslim el-İsfehani'nin tefsiri üzerine birden fazla doktora çalışması yapıldı. Bir tanesi zikredilmeye değer güzel bir çalışma, ama yine de ben yeterli görmüyorum. Tabii, Fazlurrahman'ın çalışmalarını ayrıca zikretmek lazım. Belki hepsi değilse de Nasr Hamid Ebuzeyd'in özellikle Mefhumu'n-Nass'ı zikretmek lazım. Gerçekten Ulumu'l-Kur'an alanında temel bir eleştiri getirmiş bir eserdir. Yemen'de yapılmış birkaç çalışma elime geçti. Buna benzer daha başka çalışmalar var. Türkiye'de çıkmış çalışmalar da var. Prof. Mehmet Okuyan'ın ahiret hakkındaki çalışması, Kur'an'dan yola çıkarak yapılmış özgün çalışmalara güzel bir örnek. Sözün özü, her şeye rağmen Kur'an'ın mucizeliği devam ediyor, Kur'an manalar sunmaya, ilgi odağı olmaya devam ediyor. İnşaallah kıyamete kadar da böyle devam edecek.
Hocam ilk sayımızda Aişe Abdurrahman ile ilgili dergimizde bir makale yayınlamıştık. Bunun gibi kayda değer çalışmaları dergimizde "Tefsir" ve "Müfessir" bölümlerimizde yayımlamayı istiyoruz. Ancak bu ilmi ve akademik çalışmalar bir yana Kur'an Müslüman toplumların gündelik hayatına ne kadar müdahil olabiliyor! Sizin tespitleriniz, gözlemleriniz neler!
Kur'an Müslüman toplumların gündelik hayatına ne kadar müdahil oluyorsa o toplumlar o kadar Müslüman'dır. Yumurtasız omlet ne kadar mümkünse, Kur'an'sız Müslümanlık da o kadar mümkündür. Böyle bir iddia varsa eğer bu iddianın altı boş olmalı. Günümüzde Müslümanların yaşadığı problemin temelinde Kur'an'dan uzaklaşmayı, Kur'an'sız bir Müslümanlık modelinin yaygınlaşmış olmasını görüyorum. Bunu görmem boşuna değil. Çünkü 1400 yıllık ümmet tarihimizde vahiy ilk muhataplarının akıllarını karanlıklardan aydınlığa çıkardı. Bir başka ifadeyle, eşkıyadan evliya çıkardı. İlk muhataplarını deve çobanı olarak aldı, cihangire, müçtehide, mücahide çevirdi. Bu bir vaka, bu inkâr edilemez tarihi bir gerçek. Bunu kim yaptı! Bunu Kur'an yaptı. Çünkü Rasullullah'ı inşa eden de Kur'an'dı. Eğer biz bunu Rasul yaptı diyeceksek o zaman Rasul ne ile inşa oldu, dememiz lazım. Bu sorunun cevabı da aynı kapıya çıkar: Kur'an. Bunu Kur'an yaptı. Yani Kur'an'ı göz ardı ederek ilk neslin ortaya koyduğu o dâhiyane iman hamlesini hiç kimse izah edemez. İnsanlığın şahit olduğu en büyük iman hamlesini Kur'an'ı göz ardı ederek izah etmek mümkün değildir. O halde Kur'an tarihte bir kez yaptığı şeyi bugün niye yapmasın! Sosyolojik bir kuraldır bu, bir kez olan bir daha olabilir. Dolayısıyla, bu gücü niye tekerrür etmiyor, sualinin iki muhtemel cevabı var. Ya Kur'an'dan kaynaklanıyor, ya ümmetten kaynaklanıyor. Kur'an değişmediğine göre o şık iptal oldu. Geriye kaldı, ümmet. Yani bizden kaynaklanıyor. Demek ki bizim Kur'an'a bakışımız değişti. Yani bu değişikliği de fakir, Kur'an'ı nesneleştirme adı altında tahlil ediyor. Kur'an'ı nesneleştirdik! Kur'an özneydi. Kur'an'ın öznemiz olduğu çağlarda biz de tarihin öznesiydik. Tarihin yatağını biz belirliyorduk. Tarih nerden akacak, biz tespit ediyorduk, yatak açıyorduk, çığır açıyorduk, şir'a açıyorduk. Ve Kur'an bizi inşa ediyordu Biz hayatı inşa ediyorduk. Kur'an bizim ustamızdı biz de insanlığın ustasıydık. İnsanlık bizim arkamızdan geliyordu. Biz çiziyorduk onun akacağı yatağı. Ama ne zaman ki Kur'an nesneleşti, biz de tarihin nesnesi olduk. Yani Kur'an bizim elimizde nesneleşince biz de tarihin elinde nesneleştik. Tabiri caizse Kur'an'ı nesneleştirmenin cezasını tarihin nesnesi olmakla ödedik. Önceleri tarihin çığırını biz açıyorduk, nesneleşince tarihin yatağında akan çer-çöpe döndük.
Kur'an-ı Kerim'in şahsiyeti ve toplumu inşasında karşılaşılan en önemli sorunlar nelerdir!
Kur'an'ı Kerim'in şahsiyeti ve toplumu inşasında karşılaşılan en önemli problem aslında Kur'an'ı tasavvur biçimimiz. Kur'an tasavvurumuz, vahiy tasavvurumuz, vahye nasıl yaklaştığımız, nasıl baktığımız. Biraz önce nesneleşme dediğim şey de o işte. Kur'an şahsiyeti ve toplumu inşa ederken siz Kur'an'ın eline kendinizi ne kadar, nereye kadar teslim ediyorsunuz! Ve Kur'an inşa edermiş gibi yaparken aslında siz Kur'an'ı mı inşa ediyorsunuz! Kur'an'lar mı inşa ediyorsunuz! Yani kitaba mı uyuyorsunuz, kitabına mı uyduruyorsunuz, problem burada. Onun için şahsiyeti ve toplumu inşa ederken öncelikle ferdin Kur'an'a yaklaşmada bir vahiy tasavvuru olması lazım. Bu vahiy tasavvuru da Kur'an tarafından inşa edilmiş olması lazım. Vahiy ilahi bir inşa projesidir. Eğer böyle yaklaşmazsanız siz vahyi ölü kitaplar mezarlığına göndermiş olursunuz. Eğer siz vahye böyle yaklaşmazsanız inşa edici, hayat veren, -Kitab'ın kendisi böyle diyor: lima yuhyikum Allah ile Rasulü'nün diriltici davetine icabet edin diyor, oradaki lima yuhyikum nedir! Bu vahiydir.
Demek ki, vahiy diriltirmiş. O halde, vahye ölü metin muamelesi yapan vahyi bizzat öldüren demektir. Vahye karşı cinayet işlemektir bu. İşte bizim temel sorunlarımızdan biri budur. İkincisi, Kur'an'ın şahsiyeti ve toplumu inşasında ikinci yaşadığımız problem bizim özellikle içinde yaşadığımız toplumların maalesef tarihsel süreç içerisinde geleneğin ağır baskısına maruz kalmış olması ve Kur'an'ın her an yenileyen her an tazeleyen her dem canlandıran o hayatına talip olmamış olması. Bu da İbn Haldun'un tıpkı siteyi, medineyi tarif ederken medeniliğin yani umranın giderek bir toplumu tefessühe sürüklediğini, yani umranın aynı zamanda bir toplumun ölümünü de kendi içinde getirdiğini söylemesine benziyor. Bu bir kısır döngü müdür, bir paradoks mudur, bir kader midir! Ne diyeceğimiz, nerden baktığımıza bağlı; ama ilginç olan da şu ki, Kur'an'la yola çıkıyorsunuz, Kur'an'la inşa oluyorsunuz, Kur'an'la büyüyorsunuz, Kur'an'la medeniyet kuruyorsunuz, Kur'an'la disiplinler geliştiriyorsunuz, Kur'an'la devlet oluyorsunuz, Kur'an'la fütuhat yapıyorsunuz fakat bütün bunları elde ettiğiniz Kur'an'ı bütün bunları elde ettikten sonra ihmal ediyorsunuz, arkaya atıyorsunuz. En basit ifadesiyle bu vefaya sığmaz.
Hocam, bu süreç "ve men nu'ammirhu nunekkishu fi'l-halk" âyeti bağlamında daha iyi anlaşılabilir mi!
Kemaluhu zevaluhu, bir şeyin kemali o şeyin zevalidir. Yani tekrar şu anda vahye dönüş, kutsal kitaba dönüş yüzyılına girdik. 18. yüzyıl sömürgecilik yüzyılıydı, 19. yüzyıl küresel işgallerin yüzyılıydı, 20. yüzyıl ideolojik savaşlar yüzyılıydı, 21. yüzyıl vahye dönüş, kutsal kitaba dönüş, ahlaka dönüş, dine dönüş yüzyılı olacaktır inşaallah. Yani değerlere dönüş. İdeolojilerin insanlığa söyleyeceği yeni bir şey yok. İdeolojiler dinin yerine göz diktiler, dinin kesip attığı tırnak kadar bile olamadılar. Eğer kutsal kitaba dönüş söz konusuysa Kur'an rakipsizdir. Kur'an'ın rakibi yoktur. Dindarların "yobazlığından" şikâyet ettiler, kendileri öyle bir seküler yobazlıklar icad ettiler ki, kadim yobazlık onun yanında çok masum kaldı. Ve Müslümanlar şuna sevinsinler ki, indiği günkü kadar ter u taze bulunan bir vahye sahipler. Yani değerlerini ürettikler kaynak el değmemiş bir biçimde kendilerine kadar 1400 yılın tortusunu aşarak önlerine gelmiş bulunuyor. Ben bundan daha büyük bir şans, bundan daha büyük bir değer bilmiyorum.
Gerek batıda ve gerekse doğuda yaşayan "modern" insanı Kur'an-ı Kerim'le buluştururken hangi mesajlar özellikle vurgulanmalı ve nasıl bir üslupla aktarılmalı!
Kur'an, üslup açısından hayat kadar sade, hayat kadar karmaşık, hayat kadar zengin, hayat kadar farklı. Onun için Kur'an'da karşılığını bulamadığınız bir hayati durum yoktur mesela. 24 peygamberin hayatı anlatılır. Aslında bu 24 farklı hayat durumuna tekabül eder. Hatta bu 24 farklı tipolojiye, 24 farklı psikolojiye, 24 farklı duruşa tekabül eder. Onun için Kur'an'ı modern insana sunarken bir eksiklik duyacağımızı sanmıyorum. Mutlaka modern insana sunmamız için gerekli olan araçları da Kur'an bize sunar. Burada asıl mesele şudur: Kur'an'ı sunarken hangi özellikleri vurgulanmalı ve nasıl bir üslupla aktarılmalıdır! Bir kere hakikaten şu bir gerçek ki, bizler zamanımızın çocuklarıyız. Ve kendi şimdi ve buradamızdan yola çıkarak bir şeyler yapacağız. Kur'an'sa, 1400 yıl evvel 23 yılda tamamlanmış bir metin. Böyle bir metni, 1400 yıl sonra daha farklı bir topluma, farklı bir zaman, zemin ve algı biçimine, yani farklı bir dünyanın insanlarına aktarırken karşılaşacağımız en önemli sorun, "din dili" sorunudur. Kur'an şairi Akif'ten ödünç alarak ifade edersek; asrın idrakine söyletme sorunudur. Kur'an'ın hakikatleri değişmez değerlerdir. Fakat unutmayalım Kur'an ilahi bir vahiydir ve insanlık tarihi boyunca birçok vahiy gelmiştir. Eğer "değişmez değerlerin dildeki tezahürü de tektir" iddiasında bulunacaksak, o zaman vahyin de insanlığa bir kez gelmiş olması lazımdı.
Vahiy insana bir kez değil birçok kez gelmişse 'ki, bu hakikattir- o zaman değişmez değerlerin ebedi hakikatlerin dildeki tezahürü tek bir biçimde olmaz, farklı farklı tezahürler biçiminde olur. Farklı asırların birbirinden farklı idrakine vahyi taşımak için, o asrın "din dilini" oluşturmak İslam ümmetine, o ümmetin ulemasına düşmektedir. Değil mi ki, hakikat tek olsa da farklı farklı asırların farklı farklı idrakleri vardır. Ezeli ve biricik hakikatin öbür adı olan ve insanlığın değişmez değerlerini ifade eden İslam vahyinin değişmez hakikatleri, farklı farklı asırların farklı farklı idraklerine farklı dillerde iletilmesinin sebebi de budur. Bugün yaşadığımız problem o dili bulma problemidir. O dili bulamadığımız sürece Kur'an'a yarar yerine zarar bile verebiliriz. Kur'an mesajını iletme adı altında Kur'an mesajına haksızlık edebiliriz. Hatta Kur'an'ın şikâyetçi oldukları arasına girebiliriz. Yani vahyin sahibi olan Rabbimizden "ben bu kadar güzel bir mesaj yolladım, fakat sen bu kadar berbat bir biçimde aktardın! " azarına müstahak olabiliriz. İçinde dünyanın en büyük elması olan bir paket düşünün ama sardığınız paket dünyanın en berbat paketi olmuş olsun. Yani bana layık mı, dese Kur'an haklıdır bu manada. Dolayısıyla bizim asrın idrakine söyletme konusunda hangi dili yakalayacağız sorusuna cevap verme problemiz var. Bugün yaşadığımız problem bu.
Kur'an'ı Kur'an'a yaraşır bir biçimde iletmek lazım. Allah'ın kelamına yaraşır bir din dilini nasıl bulacağız, bu dili nasıl oluşturacağız ve tabi ki muhataplara nasıl taşıyacağız! Bu suallere cevap vermek için sadece Kur'an'ı bilmek yetmez; aynı zamanda bu mesajı taşıyacağımız muhatapların hayatlarını, şimdi ve buradalarını, içinde bulundukları ızdırapları, yaşadıkları çağın problemlerini, paradigmalarını, zaaflarını, üstün ve zayıf yönlerini bilmek de şart. Sadece Kur'an'ı bilmek doğru bir din dili oluşturmaya yetmiyor. Aynı zamanda çağınızı da bileceksiniz. İlahi kelamın kendi şimdi ve buradasında ürettiği insanlığın değişmez değerlerine ilişkin zamanlar ve zeminler üstü ebedi hakikati siz bu çağda o idrakle yeniden üreteceksiniz. Taşımak budur, aslında çeviri de budur, meal de budur.
Hayat Kitabı Kur'an: Gerekçeli Meal-Tefsir isimli eseriniz 29 Haziran 2008 tarihinde Hitamuhu Misk programında okuyucusuyla buluştu. Gerekçeli meal ne demektir! Türünün ilk örneği sayabileceğimiz yönleri neler! Örnekleri var mı! Özellikle son yüzyılda telif edilmiş meal-tefsirlerle mukayesesi yapılabilir mi!
Gerekçeli meal, adı üstünde, verdiği manalara, yaptığı tercihlere gerekçelerini de sunan, sebeplerini de sunan, okurunu adam yerine koyan okuruna saygı duyan ve okurunun "Neden bu meal, neden şu değil de bu mana! " diye soru sorabileceğini hesaba katıp cevap veren mealdir. Kaynak metin iştikak, lafız, ibare, mana, maksat, sarf, nahiv, belagat zamirlerin mercileri, kıraat farklılıkları, cümlenin bizatihi bize sunduğu birden fazla imkân, metni müteşabih oluşundan dolayı bize sunduğu birden fazla mana vb. gibi sebeplerden dolayı önümüze birden çok mana sunabilir. Meale sadece bir tanesini çıkarmaya mecburuz. Çünkü okuru birden fazla meal ve mana ile karşı karşıya bırakmak üç yol ağzına dört yol ağzına bırakıp da ben sana yolu gösterdim iddiasında bulunma gibidir. Böyle yapıyorsanız, bu yollardan hangisinin doğru yol olduğuna ilişkin belge ve bilgileri vermeniz gerekir. Veya kendi tercihinizi yapıp gerekçelerinizi sıralamanız gerekir.
Metin bizim önümüze birkaç mana birden sunuyor. Bunun birçok gerekçesi var: Mesela, cümlenin yapısından kaynaklanır, fail de mef'ul de okuyabilirsiniz. İki ayrı mana var, hangisini alacağız! Şimdi, Bakara 37 için ne diyeceğiz fe-telekka ademu (Adem Rabbi'nden aldı) mı, fe-telekka ademe (Adem'e Rabbinden ulaştı) mı! Bakara 102'deki mâ'lar ilgi zamiri ise "Harut ve Marut'a bir şeyler indirildiği", olumsuz ise "hiçbir şey indirilmediği" manasına gelir. Salat'ın 18 manası, fitne'nin bir o kadar manası var. Her salat gördüğümüz yerin karşısına 'namaz'ı koyarsak bu ciddiyetle bağdaşır mı! Değilse, tercih ettiğimiz farklı mananın hesabını vermeyecek miyiz! Şimdi iki ayrı mana var biz ne yapacağız! Bu mana belki çok fazla akidemize amelimize ilişkin değil. Ama bir başka yerde onlara ilişkin, hatta temel algımıza yönelik. Mesela yehdi men yeşa ve yudıllu men yeşa ibareleri temel din algımıza yönelik. Yani ilahi meşîet algımıza yönelik, hatta kader anlayışımızı tespit eden bir durumu var. Yeşa' fiili iki özneyi birden görüyor. Hangisini tercih edeceğiz! 'Dilediğini saptırır' mı diyeceğiz, 'Dileyeni saptırır' mı diyeceğiz, yoksa 'Dileyeni saptırmayı diler' mi diyeceğiz! Klasik meallendirmede olduğu gibi 'Allah dilediğini hidayete erdirir dilediğini saptırır', dersek, bu takdirde vahyin inşa etmek istediği aklın çok uzağına düşmüş olmamız bir yana, ayrıca bir de metnin önümüze sunduğu mananın bir kısmını ketmetmiş olmanın vebalini üstlenmiş olmaz mıyız!
Mesela kıraat, bazen kul (de ki), bazen kale (dedi ki), ikisi de eşit sıhhattedir. Kul emirdir, kale mazi fiildir. Şimdi birini tercih edersen öbürünü tercih etmemenin sebebi nedir! Mesela Hz. Yusuf'a mı aittir Vema uberri'u nefsi... 'ben kendimi temize çıkarmam, çünkü insan benliği kötülüğü emreder' âyet-i kerimesi Yusuf Sûresi'nde Züleyha'ya mı aittir, Yusuf'a mı aittir! Şimdi Züleyha'ya aittir dersek bu bir yaklaşım. Haydi meali çıkardık, pasajı öyle tespit ettik, fakat Yusuf'a ait olma ihtimalini dışlama yetkimiz var mı! Okurdan bunu saklama yetkimiz var mı! Ya bu ihtimalden yola çıkarak çok daha harikulade yorumlar üretecek cins kafalı bir meal okurumuz varsa, bizim bunun hakkını ketmetmeye ne hakkımız var! Dolayısıyla Meal'in gerekçeli olması aslında bir zorunluluktur. Tercümenin karakteri icabı. Çünkü hiçbir tercüme metnin yerini tutmaz.
Tercüme nedir! Kaynak dildeki manayı yolda yol kazasına uğratmadan mümkün olduğunca aslına sadık kalarak hedef dile taşıma işlemidir. Öyle değil mi! Şimdi böylesine çetrefilli, böylesine zor, hele hele kaynak dil bir vahiyse, Kur'an gibi mucize-i baki olan, belagatiyle dudak uçuklatan ve gerçekten de eliptik metin olma özelliğiyle dünyanın en veciz, en icazı yoğun olan muciz-i beyan bir metin ise, sözü olağanüstü iktisatlı kullanan bir metin ise nasıl çevireceksiniz!
Çevirirken önünüze gelen zorlukları nasıl aşacaksınız! Dolayısıyla biraz önce saydığım ibareden kaynaklanan alternatif manalar var. Harekeden kaynaklanan alternatif manalar var. Cümlenin yapısından, binasından kaynaklanan alternatif manalar var. Kelimenin kendisinden kaynaklanan, -müşterek kelime olur- ondan kaynaklanan alternatif manalar var. Edatın veya zamirin merciinden kaynaklanan alternatif manalar var. 'ala hubbihi mala da gider Allah'a da gider. 'Allah'ı sevdiği için vermek' ya da 'malı sevmesine rağmen vermek.' Şimdi 'ala zamirini nereye raci kabul edeceğiz! Dolayısıyla bu gibi daha yüzlerce örnek var. Bunların önümüze çıkardığı alternatif manaları ne yapacağız! Eğer bu manaları yok sayarsak biz aslında metnin asli bir unsurunu yok saymış oluruz. Eğer yok saymazsak ne yapacağız! İşte bir tercih yapacağız. Tercihi yaptık diyelim, peki okur döner bize sorarsa niye bu tercihi yaptınız! Niye şunu yapmadınız da bunu yaptınız, bu zamir niye buraya gitti de buraya gitmedi, buraya da gider. Dolayısıyla iki yere de giden bir zamiri siz niye tek yere gidermiş gösterdiniz! Deliliniz nedir! İşte gerekçemiz orda. Veyahut da bu meful de okunur fail de, siz niye fail okudunuz da meful okumadınız! Meful de okunabiliyordu, derse niye fail okuduğuma dair gerekçe orda. Efendim bunun gizli öznesi şudur, bu değildir derse. Cin Sûresi'nde bakıyorsunuz bazı cümlelerin kaili Allah mı, cin mi! Orda enne mi, inne mi okuyacağınıza bağlı olarak değişir âyetlerin başındaki edat.
Peki ben dedim ki, yok inne okuyacağız enne değil. Niye diye sorma hakkı değil mi! Okuru adam yerine koymak budur! Saygı duymak budur. Dolayısıyla işte gerekçeli meal bu yüzden lazım. Bu yüzden gerekçesini yazdım. Yani benim tercihim şudur, gerekçem budur, altta nottadır. Niye tercih etmediğimin gerekçesini hatta o manayı da yazdım, alternatif manayı da yazdım hatta dört alternatif varsa dördünü de arka arkaya dizdim. Çünkü biz bu alternatiflerden bir tanesini alıp da öbürlerini yok etme hakkını, göstermeme hakkını nasıl kendimizde görebiliriz! Öyle değil mi! Bu hak bize ait değil ki. O metnin bir parçası, önümüze o manayı sermiş. Mesela Bakara Sûresi'nin ilk âyetinden verelim örneği. Ellezine yu'minune bilğayb... 'O hidayete erenler ki, idraki aşan hakikatlere bütünüyle iman ederler.' Veya 'onlar Allah'a başkalarının yanında olduğu gibi yalnız başlarına kaldıklarında da iman ederler' manasına da gelir. Çünkü bilğayb'taki ğayb orda bulunmamak manasına da gelir. Gaybın böyle bir manası da var. Dolayısıyla onu zayi etme hakkımız yok. Rahman Rahim olan Allah adına. Besmeleyi çevirelim. Bismillahirrahmanirrahim'i Allah adına diye çevirdim ben. Fakat Allah adıyla mı, Allah adına mı! Birini tercih edebilirsiniz, ama öbürünü yok sayamazsınız. İşte Gerekçeli Meal olması bunun için zorunlu.
Türünün ilk örneği sayabileceğimiz hususiyetleri 1) özellikle gerekçeli olması, 2) Kur'an'ı müfesser bir hitap olarak değil, müfessir bir hitap olarak gören bir zihniyetle hazırlanmış olması. Bu nedir! Genelde Kur'an'a yaklaşım, Kur'an tefsirin nesnesi olduğu şeklindedir. Dolayısıyla bu âyeti ben nasıl tefsir ederim veya nasıl çeviririm! Bu ayeti nasıl yorumlarım diye bakar, ama biz ilk soruyu şöyle sorduk: 'Bu âyet hangi hakikati tefsir ediyor! ' işte Kur'an'ın müfessir olması budur. Yani bu çalışmamızı emsallerinden ayıran yönlerden biri budur. Yine çalışmamızı emsallerinden ayıran yönlerden biri -belki şu an itibarıyla benzersiz kılan boyutu- metnin kendisindeki o iç sesi, o harmoniyi, o şiirselliği hedef dile taşıma çabasıyla yapılmış olmasıdır. Yani 'metnin belagatini, iç sesini, secisini ve kafiyesini tabiri caizse metindeki o olağanüstü şiirselliği' hedef dile taşıma kaygısıyla yapılmış bir mealdir.
Yine mealimizi emsallerinden ayıran önemli bir özellik daha, eşdeğerliliğe dikkat edilmiş olması. Eşdeğerlilik mealde çeviride ne demek! Kaynak dilde kelimenin kullanım sıklığı neyse hedef dilde de kelimenin kullanım sıklığı benzer bir biçimde taşımak. Bu manada Kur'an'daki nadir karşı kelimelere çeviride hedef dilde nadir karşılıklar kuralını baştan sona uygulamaya çalıştım. Mesela mu'avvikiîn kelimesine 'caydıranlar' dedik. Bu kelimeyi ikinci bir yerde bulamazsınız, çünkü Kur'an'da da tektir. Yine Ahzab Sûresi 18. âyetinde nahb kelimesini 'and' olarak çevirdik. Bu kelimeyi de orda nadir olarak bulursunuz. 'Utullin kelimesini 'kaba' diye çevirdik, çevirimizde bir başka yerde bunu bulamazsınız. Yine zenim kelimesini 'fırıldak' diye çevirdik, Kur'an'da bir tek yerde gelir zenim. Bizim çevirimizde de hedef dildeki karşılığımızda da bir tek defa gelir zenim. Yine tek gelen deyyar kelimesini 'mostralık' diye çevirdik. Mesela mutaffifin tek yerde geçer, 'yolsuzluk yapanlar' diye çevirdik, çevirisi de kaynak dildeki de tektir. Mesela kedh kelimesini 'yeldirmek' diye çevirdik. Kur'an'da da tektir, çeviride de tektir. Ri'ya kelimesini 'görkem' diye çevirdik, Meryem Sûresi 74. âyetinde. Bir başka yerde daha yoktur. Kur'an'da da çeviride de tektir. Mesela hananen'i 'sevecenlik' diye çevirdik. Senayı 'parıltı' olarak çevirdik. Rîşen'i 'zarafet' diye çevirdik, emşacı 'katmerli bir karışım' diye çevirdik. Samidunu 'kafa tutuyorsunuz' diye çevirdik. Lazibi 'konsantre' diye çevirdik. Şevbeni 'kokteyl' diye çevirdik. Ramzeni 'sembolik' diye çevirdik. Ubsile/tubsile kelimelerini 'ipotek edilecek' diye çevirdik. Erkesehum kelimesini 'terslemek' diye çevirdik Nisa suresi 88. âyette. Bakara Sûresi'nin 264. âyetinde salden kelimesini 'cascavlak' diye çevirdik. Gerçekten de bir kez gelir ve karşılığı da bir kezdir. Yani eşdeğerlilik gözetilmiştir mealimizde.
Yine mevcut meallerde gözetilmeyen Arap dilindeki deyimler meselesi. Bu çok temel bir meseledir. Biz deyimler meselesinde deyimleri çevirmek gibi bir garabete düşmedik. Çünkü deyimler çevrilemez. Nasıl çevireceksiniz! Mesela saniye 'itfihi, bunu nasıl çevireceksiniz, bunu çeviremezsiniz ki. Buna 'gerdan kırmak' dedik. Türkçede bunun tam karşılığı nedir, diye düşündük. Sukitu fi eydihim, 'ellerindeki düşürüldü' denmez. Nedir! 'Elleri kolları dökülünce' dedik. Bizdeki karşılığı budur. Raybe'l-menun'u 'feleğin sillesini yemek' diye çevirdik. Eğer deyimleri parçalarsanız hiçbir mana çıkmaz. Yani deyimlerin manaları bütündedir. Parçaladığınızda alakasız bir mana elde edebilirsiniz. Dolayısıyla Arapçadaki deyimsel ibareleri ve deyimleri, tabirleri Türkçedeki tam karşılığı nedir diye düşündük.
Hocam, "Vusulsüzlük usulsüzlüktendir" derler. Bu mealin en önemli hususiyetlerinden biri usullü olması. Gerçi mukaddimede usulü anlatıyorsunuz; fakat meal-i şerifin istinat ettiği usulü umdeler halinde şifahen de özetleyebilir misiniz!
Hay hay. Biz usulde hangi çizgiye, hangi dil mezhebine müntesip olduğumuzu baştan ilan ettik ki, bizi eleştirecek olan, yargılayacak olan bu usul çerçevesinde eleştirsin, yargılasın. Mesela biz özellikle anlamda ve belagatte dilin estetiği açısından Sibeveyh'in yolunu izledik. Ferra, Zeccac, Ebu Ali Farisi, İbn-i Cinni, İbn-i Faris, Ebu Hilal el-Askeri, Abdulkahir Cürcani, Rağıb el-İsfahani ve Zemahşeri çizgisini izledik. Bunun karşısında bir çizgi de vardı. O çizgide Ebu Ebu Ubeyde Mamer b. el-Müsenna, Rummani, dilci İbn Hişam, Sekkaki, Kazvini çizgisi vardır. Biz bu çizgiyi izlemedik. Ne bunlar arasındaki fark! Birinci çizgi dile, doğal süreç içerisinde mutabakat yoluyla gelişen canlı bir organizma olarak bakar, dil semaidir der. Basra ekolü ise dili mühendisliğe açık bir şekilde algılar, dil kıyasidir der. Biz kıyasidir diyenlerin değil semaidir diyenlerin yanında olduk. Dolayısıyla ikinci takip ettiğimiz kural, usulde eş anlamlı kelimenin varlığını kabul etmedik. el-Furûk sahibi Ebu Hilal el-Askeri tarafında olduk, el-Elfazu'l-Müteradife sahibi Rummani tarafında olmadık. Tüm harfi cerhleri tüm edatları birbirinin yerine kullanılır diyen dilci İbn Hişam'ın yanında değil, hiçbir kelime diğer kelimenin manasının aynısı değildir diyen Askeri'nin yanında olduk. Bunu da ilan ettik. Yine kelimelerin asli manaları luğavi midir, şer'i manalar mıdır ihtilafında -ki birincisini Ebu Hanife ikincisini İmam Şafi temsil eder biliyorsunuz. Ve bu düzlemde bir sürü fıkhı ihtilaf çıkmıştır ortaya- biz kelimelerin asli manaları luğavi manalarıdır şer'i manaları değil, dedik ve mealimizdeki takip ettiğimiz yöntem de bu oldu. Onun için salat kelimesini her gördüğümüz yerde namaz diye çevirmedik. Salat kelimesinin gerçek manada çok anlamlı bir kelime olduğuna vurgu yaptık ve mealimizde en çok dipnotlardan biri de salat hakkındadır. Ve mesela cinn gördüğümüz yerde 'cin' diye geçip gitmedik. Cin de gerçek manada çok anlamlı bir kelimedir. Fitne gördüğümüzde 'fitne' deyip geçmedik. Fitne de gerçek bir çok anlamlı kelimedir. Salatın 18 ayrı manaya geldiğini nerde hangi manada hangi makamda kullanıldığını uzun notlarla tespit etmeye çalıştık. Eğer orda bir problem varsa metin içinde namaz yerine 'salat' demeyi tercih ederek dipnotta açıkladık. Yani bunlar emek isteyen şeylerdir.
Yine bundan dolayı mesela half ile kaseme aynı manayı vermiştir, böyle bir ayrım birçok mealcimizde, müfessirimizde söz konusu bile olmamıştır. Half ve kasem ikisi de yemindir, demedik. İkisi arasındaki farkı vurguladık. Ve ikisini de Türkçe'ye farklı ifadelerle verdik. Elfeyna ile vecedna arasında fark var. Vecedna onlarca kullanılıyor, vecedna demek isteseydi vecedna derdi. Ama elfeyna ile vecedna arasında fark var. Çünkü "ihtilafu'l-esma' tedüllü 'ala ihtilafi'l-ma'na", bu bir kuraldır. Mukit ile hasib esmasını birçok müfessir ve birçok mealci aynı manada görmüştür. Olur mu! Mukit hasib olsaydı mukit olmazdı. Hasib de mukit olurdu. İki ayrı kelime varsa iki ayrı mana vardır. Hananeni rahmeten ile açıklamışlardır. Biz buna katılmadık. Hananen de Arapçadır, rahmeten de Arapçadır. Rahmeten Kur'an'da kullanılmaktadır. Rahmeten demek isteseydi rahmeten derdi. İkisi arasında nüans vardır. Seyyiat ile zünub aynı değildir. İkisini de 'günah' diye çeviremeyiz. Ecdas ile kubûr. Ecdası 'kabirler' diye çeviren birçok meal var. Hayır, bunu aynı çeviremeyiz. Suva' ile sikaye. Bakınız küçük bir mesele nasıl büyük bir sonuç üretiyor. Aslında melikin Yusuf Sûresi'nde Hz. Yusuf'un kabı suva'dır. Melikin kaybolan kabı sikayedir. Şimdi siz suva' ile sikayeyi aynı şey, su kabı diye çevirdiğinizde kaybolanla Hz. Yusuf'un yükler arasından çıkan kabının aynı kap olduğunu söylemiş oluyorsunuz meal okuyucunuza. Oysa ki, Kur'an'ın kendisinde bu ikisi ayrı. Ayrı isimlerle anılıyor. Ayrı ayrı isimlerle anılıyorsa ortada iki farklı olay var demektir. Yani kralın su kabı kaybolmuştur, ama Hz. Yusuf'un su kabı bilmediğimiz bir şekilde Bünyamin'in çuvalına girmiştir. Belki de Hz. Yusuf tarafından Bünyamin'e hediye edilmiştir. Hediye edildikten sonra da kralın su kabı, yani sikayesi aranırken Yusuf'un suva'ının yüklerin arasından çıkması karşısında zaten ilahi senaryoyu gören Hz. Yusuf sesini çıkarmamış olmalıdır. Buyurun. Nerden nereye vardık. Eş anlamlılığı kabul edecekseniz bu nüansları kabul etmemiş oluyorsunuz. O zaman da bu sonuçlara varmıyorsunuz gibi.
Yine mesela şek, rayb, mirye. Üçü de farkı kuşku türünü ifade eder. Biz, baştan sonuna karşılaştırın Kur'an'da şek gelen yerlerin hepsinde 'şüphe', rayb gelen yerlerin hepsinde 'kuşku' ve mirye gelenlerin hepsinde de 'tereddüt' karşılığını görürüsünüz. Yani biri hedef dili kaynak dile çevirmek istese bu üçünü aynı bulamaz. Yine i'rad, tevelli, zerhu. Bu üçünde de caydırma ve vazgeçirme farklı vurgular taşır. Yine ğadap, la'net, suht, bu üçünü de aynı çevirmek ne kadar doğru olur. Üçü de ayrı manaları ifade eder. Dolayısıyla mealimizin farklılıklarından biri de budur. Yani yakın anlamlı kelimeleri eş anlamlı saymayarak anlamları arasındaki vurguyu, nüansı ortaya çıkarmayı ve meale yansıtmayı hedeflemiştir.
Meal-Tefsirin Kur'an talebelerini hedeflediğini söyleyebilir miyiz! Gerekçeli Meal-Tefsir'i okumak için okurun sahip olması gereken asgari donanım ne olmalıdır!
Bir kere şunu söyleyeyim. Meal tefsirimizi yok saysak bile, Kur'an'ı okumak için bile asgari bir donanıma ihtiyaç vardır, özellikle meali okumak için değil. Yani bu şu manaya gelmiyor. Kur'an'ı seçkinci bir grup anlar, başkası anlayamaz, Kur'an'ı ancak elitler, seçkinler anlar anlamına gelmiyor. Fakat özellikle bu meali okumak için elbette bir donanıma ihtiyaç var. Çünkü meal sıfırdan başlamıyor. Meal tabiri caizse bir konsantre metin içeriyor, süzme bir metin bu meal. Öncelikle tefsir ıstılahına aşina olmalı mealden azami oranda istifade edecek olan. Bu mealden istifadeyi arttırmak için bizim üslubumuzun bilinmesi lazım. Meal yazarının durduğu yer iyi bilinmeli. Mealden herkes mutlaka bir şey alır. Zaten her not herkes okusun diye yazılmamıştır. Her not herkese hitap etmez. Bazı notlar vardır ki, onun muhatabı toplumda sadece Arapçaya vakıf olanlardır. Onlar erbabıdır ve onlar okursa istifade ederler. Onun için mealdeki her not herkese hitap etmiyor. Ama mealin kendi içi herkese hitap ediyor. Meal bölümü yani metnin bizzat meali okuyan herkese hitap ediyor, herkesin anlayacağı sadelikte yazıldı. Metnin iç sesi ve şiiriyeti Türkçeye azami oranda taşınmaya çalışıldı. Seci ve kafiyeler çeviride de ortaya çıksın diye çok ter döküldü. Meal sürükleyici bir üslupla yazılmaya özen gösterildi.
Telif sürecinde en zorlandığınız, en çaresiz kaldığınız, kendinizi en coşkulu, en hüzünlü, en heyecanlı, en mutlu hissettiğiniz anlara bir iki örnek verebilir misiniz! Telif sürecinin "en"leri nelerdi!
O enleri hiç unutmam, unutamam. En hüzün verici yaşadığım olay bilgisayarımın 1998'de çökmesi oldu. Bilgisayarımın çökmesiyle mealimin bir kısmı da çöktü. O üç gün deli gibi gezdim tabir caizse. Ta ki, kaybolan metin üç ayet hariç kurtarılana kadar, en üzüntülü anımdı. En heyecanlı anımı 1999 depreminde yaşadım. Yüksekte oturuyor idik. Binamız sallanırken, anneleri çocuklarının isimlerini sayarken, ben eyvah mealim diyerek hemen ilk dizüstü bilgisayarıma koştuğumu hatırlıyorum. Taşındığımız yeni yerde meal bitene kadar yengeniz tabiri caizse mealimin muhafızı kesildi. Bazen çalışma odasının anahtarını alıp yastığının altına koyuyordu. Yine en unutulmaz anlardan biri, yanlış hatırlamıyorsam mesaim 18. saatine girmişti, en sonunda Yasemin ablanız geldi, "Çıldıracaksın, artık yeter! " deyip kollarımdan tutup kaldırdı. Yine Kur'an'dan 'sanırım Al-i İmran Sûresi'ndeki- bir âyetin üç gün beni uğraştırdığını, üç gün rüyamda dahi gördüğümü, âyeti meallendirdiğimi, tefsir ettiğimi hatırlıyorum. Yani aklımın ağrıdığını hatırlıyorum. Yine bazı durumlarda manaya ulaşamadığımı hissettiğimde, mana çok yüksekte durduğunda, boyum kısa kaldığında gözyaşlarımı tutamadığımı hatırlıyorum. Allah'ım bununla sen neyi murat ediyorsun diye. Hiçbir mana beni tatmin etmeyip, Allah'ım muradın nedir diye başımı yumrukladığım olmuştur.
Sûre girişleri özgün ve Meal'in her satırı, her kelimesi gibi büyük bir emek, işçilik ve arkeoloji çalışması ürünü... Sûrelerin kimlik kartlarını ayrı bir kitap olarak neşretmeyi düşünmez misiniz!
Bu ilginç bir tevafuktur. Teşekkür ederim bu talep için. Bu talep başkalarından da geldi ve 3-4 gün evvel kendi içimde de bir karara vardım. Bir risale olarak sûrelerin kimlikleri inşallah neşredilecek.
Bu meal bir tefsirin ön çalışması mı! Yoksa sürmekte olan bir tefsirin özeti mi!
Her ikisi de. Bu meal Akabe Vakfı'nda 15 yıldır süren sözlü tefsirin özeti. Fakat aynı zamanda yazılmakta olan, yazılması mukadder olan Tefsîru'l-Kur'an ve Te'vilu'l-Furkan isimli tefsirimizin de nüvesi, çekirdeği inşallah. Allah nasip ederse; bu meal sırasında kısmen yazılmıştı. Bakara Sûresi bitmişti. Diğerleri de vaktin elverdiği oranlarda yazılmıştı. Bundan sonra başa dönüp tefsirimizi tamamlamak için çabalayacağız. Birçok Kur'an talebesi bizim tefsir derslerimizin bant çözümlerinin kitaba geçeceğini sanıyor. Bu, mecbur kalınmadıkça başvurulmaması gereken bir yöntem. Hem kolaycılık olur, hem de sözlü dille yazılı dilin tabiatı farklıdır. Bizim yazılı tefsirimiz, sözlü 'görüntülü ve sesli- tefsirimizin çözümleri olmayacaktır. Onlar kaldığı yerden yeniden ve yazı diliyle yazılacaktır. İlginç olan şu: Bu meal aslında sebeb-i nüzul sırasına göre hazırlanmıştı. Fakat ilk baskı çeşitli gerekçeler yüzünden Mushaf sırasına göre basıldı. Sebeb-i nüzul sırasına göre basımı inşaallah önümüzdeki aylarda olacak. Bu müjdeyi de vermiş olalım böylece.
"Fakat çocuğu doğurunca dedi ki: "Rabbim! Onu kız doğurdum 'oysa Allah onun ne doğurduğunu ve erkeğin kız gibi olamayacağını çok iyi biliyordu-;..." (Âl-i İmran 3/36) Son bölümün de Cenab-ı Hakk'ın sözü olduğu tercihi yapıldığına göre, Meal-Tefsir'in usulü gereği kısaca gerekçesi izah edilmeli değil miydi! Erkeğin kız gibi olamayacağı sözü Hanne'ye ait olamaz mı!
Olabilir. O da bir ihtimaldir. Fakat bizim tercihimiz ötekisidir. Tercihimizin gerekçesini yazmamız gerekirdi. Demek ki yazmamışız. Bu da bizim kusurumuzdur. Noksanımızdır. Kul kusursuz olmaz. İnşaallah bu sorular sorulsun, bazıları bu meale katkıda bulunsun diye Allah'ım bize bazı şeyleri unutturdu, zuhul oldu, noksan olduğumuzu ve insan olduğumuzu gösterdi. Hepsi tamam olsaydı bu katkılar nasıl olacaktı! Dolayısıyla teşekkür ediyorum. İnşaallah müteakip baskılarda tekâmül ederek bu gibi noksanlıkları da tamamlarız.
İmam Şafii Hazretleri el-Ümm'ü hiçbir zaman bitirememiş. Siz meali bitirebildiniz mi! Tepkilerden memnun musunuz!
İmam Şafii (ra) yazıp bitirmiş aslında. O kusursuz hale getirememiş. Müzeni'ye -hem akrabası hem talebesi olurdu- oku evladım demiş. Okumuş, uştub keza, uktub keza, şurayı sil bunu yaz, burayı sil şunu yaz diye diye altını üstüne getirmişler. Yine okumuşlar uştub keza, uktub keza... Üçüncüsünde bir daha... Bu kez demiş ki: Bundan böyle Allah'ın kitabından başka hiçbir kitaba mükemmel demeyeceğim. Dolayısıyla onun bitirememesi bu. Hiç şüphesiz ki Allah'ın kitabı noksansızdır. Fakat bizler noksanız. Kuluz. Kusurluyuz. Sorunuzun cevabı elbetti hayır. Meal bitmez. Mealin bitmesi demek anlamın bitmesi demek. Kur'an'ın anlamı tüketilemez. Kur'an bir anlam okyanusudur ki tüketilemeyen bir debisi, bir mana rezervi vardır. Dolayısıyla biz o anlam okyanusuna nefesimiz yettiği, gücümüz erdiği kadar ulaşabildik. Bu manada da hiç kimse Kur'an üzerine yaptığı herhangi bir çalışmaya bu son noktadır, bundan ötesi yapılamaz diyemez. Böyle diyen Kur'an'a haksızlık ediyor, haddini bilmiyor demektir. Tepkilerden memnunum. Allah emeklerimizi zayi etmedi. Elhamdulillah şu an itibarıyla okuyanların, fark edenlerin geri dönüşlerden memnunum. Hem okumayıp hem de eleştirenlerden bizarım. Bir de art niyetlilerden ve peşin hükümlülerden bizarım. Onları Allah'a havale ediyorum. Bu meal bir de ben meal yazayım diye çıkmadı. Böyle bir niyetin ürünü değil. Bu meal gerçekten de meallerin dünyasına yepyeni bir soluk taşımaya aday. Dahası bu meal bir ömrün hâsılatıdır. En azından emeğe saygı beklerim. Daha şimdiden okuyup dönenlerin tepkileri bana tüm yorgunluğumu unutturdu. Elhamdulillah diyorum. Rabbim bu abd-i acize Kur'an'ın altın zincirinde mütevazı bir halka olmayı nasip ettiği için şükründen acizim, Rabbime minnettarım.
Mealin 11 yıllık doğuş sürecinde ve bütün bir ilim yolculuğunuz sırasında en çok teşekkür ettiğiniz isimler kimler diye sorsak!
Teşekkür etmek istediğim ilk isimler hayat yolunda hayat arkadaşım olan ve bütün bu süreçte hep arkamda hissettiğim değerli eşim ve çocuklarım. Onlar kelimenin tam anlamıyla katlandılar. Böyle bir maratona katlanmak kolay değil. İçerisinde böyle bir çalışmanın yapıldığı evde sakin olmak da kolay değil. O evin çocuğu olmak ta kolay değil. Yani keyfince bağıramaz, keyfince oynayamaz, koşamaz, zıplayamaz. Biz bu yıllar zarfında Pazar nedir bilmedik. Hiç pazarımız olmadı mesela. Dolayısıyla önce aileme teşekkür ediyorum. Bana gösterdikleri sabır için. Sonra Akabe Vakfımızın değerli yöneticilerine ve müdavimlerine teşekkür ediyorum. Ve hepsinden öte benim sadık Kur'an talebelerime teşekkür ediyorum. Tefsir dersleri olmasaydı belki bu meal de böyle vücud bulmazdı. Ayrıca şu anda Hilal Televizyonumuzun kadrosunu da oluşturan eski görüntülü ve sesli televizyon çekimlerinin kadrosuna teşekkür ediyorum. Çünkü bu yıllar boyunca onlar hep benimle oldular. Dışarıda ne olup bittiğine aldırmaksızın bütün ekipleriyle çekimlerde bu maratonda yer aldılar. Yine meal basıma girmeden önce sadece 20 nüsha basılıp dağıtıldı, okuyup geri dönen alanında mutebahhir ilim adamlarına ve edebiyatçılara -ki isimlerini mealin girişinde teker teker saydım- teşekkür ediyorum.
Biz de size bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Allah ilminizi ve hizmetlerinizi bereketlendirsin.Hayat Kitabı Kur'an'da Yaratılış ve Kadın
Yazan: Zehra Çomaklı TÜRKMEN
Yazı Kaynağı: Haksöz Dergisi, Eylül 2008
Mustafa İslamoğlu'nun "Hayat Kitabı Kur'an / Gerekçeli Meal-Tefsir" adlı çalışması 2008 Haziran ayında okuyucuyla buluştu. Düşün Yayınları'nın neşrettiği eser, İslamoğlu'nun 15, 5 yıldan bu yana her hafta Pazar günleri gerçekleştirdiği tefsir derslerinin temelini oluşturan Kur'an'ın bir anlamda mealleştirilmesi ve mealle ilgili bazı konu ve kavramların da kısa açıklamalar şeklinde iki kapak arasında düzenlenmesiyle oluşmuş iki ciltlik bir çalışma.
Uzun soluklu bir gayretin ürünü olan bu meal/tefsirin giriş bölümünde İslamoğlu, hiçbir tercümenin aslının yerine geçemeyeceğini vurguluyor. Ayrıca bu hususun gözetildiğinde yorum alanının genişleyebileceğini, yorum alanı genişleyince buna bağlı olarak sorumluluk bilincinin de aynı oranda büyüyeceğini belirtiyor. Bu yüzden de Türkçe Kur'an olamayacağının ancak Kur'an'ın Türkçe mealinin olabileceğinin altını çiziyor.
Yazarın mini bir tefsir niteliği de taşıyan bu çalışmasının tamamını bir yazıda değerlendirmek tabiatıyla güç bir iş olacaktır. Belki tüm meal/tefsirin değerlendirilmesi önemli konuları tasniflenerek ve kavramsal açılımlar gösterilerek müstakil bir inceleme kitabına vesile olabilir. Bu nedenle biz burada daha ziyade birbiriyle ilintili gördüğümüz 'yaratılış' ve 'kadın' konularını seçerek Mustafa İslamoğlu'nun bu konulara yaklaşım biçimini irdelemek istedik.
1.GÖKLERİN, YERİN VE İNSANIN YARATILIŞI:
a. "O, gökleri ve yeri yoktan var edendir..." (Şura, 42/11)
"İslam Felsefesi" denilen Helen ve Hint felsefesinin Arapçaya çevrilmesiyle üreyen "sudûr/taşkın" anlayışı, -hâşâ- evreni bir nevi Allah'ın doğumuyla izah etmektedir. Nur-u Muhammedi ve Nur-u Âli anlayışı da bu cahili şirk düşüncesinin bir uzantısı olarak dindar kitlelerin arasında yer bulabilmiştir. Dolayısıyla ayetin "yoktan var eden" vurgusu önemlidir. Lakin müfessirimiz En'am Suresi'nin 101. ayetini "Gökleri ve yeri, örneksiz yaratandır." ifadeleriyle meallendirmeyi uygun bulmuş. Ancak ayette geçen "el-Bed'u", İbn Manzur'un Lisânu'l-Arab'ına göre inşa ve ilk defa icat etmek demektir. Râğıb el-İsfehani'nin Müfredat'ında ise el-ibdâ' kökü, herhangi bir kimseyi taklit etmeksizin ve izlemeksizin bir sanatı ortaya koymak olarak tanımlanmaktadır. Muhammed Abduh ve Reşid Rıza'ya ait olan Manar Tefsiri'nde ise el-ibdâ' kökünün Yüce Allah hakkında kullanıldığında bunun bir şeyi âletsiz, maddesiz, zamansız ve mekânsız olarak yoktan var etmek anlamına geldiği belirtilmektedir.
b."...Gökleri, yeri ve bunlar arasındakileri altı aşamada yarattığımız, fakat bize asla bir yorgunluk arız olmadığını (bilenler için)..." (Kâf, 50/38)
İslamoğlu, ayette geçen 'altı gün' kavramının yaratılış aşamasını ifade ettiğine ve nüzul sürecinde âlemin altı evrede yaratıldığına işaret eden ilk ayet olduğuna dikkat çekmektedir. 'Yevm' kelimesinin bağlamına göre Kur'an'da değişik vurgulara sahip olduğunu söyleyen yazar, yevm kelimesinin bu ayette bildiğimiz güne işaret etmediğinin, çünkü henüz gök ve yerin oluşumunun tamamlanmış olmadığının altını çizmektedir.
c."Üstelik onları iki aşamada yedi gök olarak var etti, her bir göğe kendi görev yasasını yükledi. Nihayet biz en yakın göğü ışıklarla süsledik ve bir güvenlik sistemi oluşturduk..." (Fussilet, 41/12)
Ayette geçen yedi kat gökler ve yer ibaresinin "bütün kâinat" manasına geldiğini söyleyen yazar, Kur'an kozmolojisini üç başlıkta tasnif etmektedir:
1-"Dünya seması" veya "en yakın gök" adını verdiği kuşların da boşluğunda uçtuğu gök. Bu atmosfer içi göktür. Belirlilik takısıyla es-sema biçiminde geldiği yerler de çoğunlukla "çıplak gözle görülen" göğe delalet eder.
2-"Seb'a semâvât" (yedi kat gökler) formuyla ifade edilen gök. Bu bağlamına göre ya güneş sistemini ya da âlemimizin/uzayımızın oluşturduğu sonsuz âlemleri/uzayları ifade eder.
3-'Semâun' formunda belirsiz olarak geldiği yerler: Bu, 'uzay' anlamındadır. Bağlamına göre bazen kâinatın tümünü, bazen arzdan arşa kadar bütün bir varlık mertebelerini ifade eder.
Ayrıca ayetteki "güvenlik" (hıfzan) sisteminin yeryüzünün zehirli güneş ışınlarından, meteor serpintilerinden ve çekim dengesini saptırıcı unsurlardan korunması anlamına da gelebileceği işaret edilmektedir.
d."İnkârda ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişik iken Biz onları ayırdık ve (hareket edebilen) her canlıyı sudan var ettik..." (Enbiya, 21/30)
İslamoğlu, ayetin açıklamasında 'ratk' kelimesi ile "âlemin varoluş öncesi potansiyel hali", 'fetk' kelimesi ile de "fiili varlık olarak ortaya çıkma hali" kastedilmiş olabilir demektedir. "Her canlıyı sudan var ettik." mealinde kullanılan 'su'yun metinde belirlilik takısı ile kullanıldığını belirten yazar, bunun metne "herkesin bildiği su..." şeklinde de yansıyabileceğini ifade etmektedir.
e."Doğrusu biz insan türünü, bir nevi konsantre bir balçıktan yarattık." (Mü'minûn, 23/12)
İslamoğlu, insanın balçıktan yaratılmasının hem elementer hem embriyolojik hem de doğduktan sonraki biyolojik varlık süreçlerinin tamamını toprağa borçlu olduğu anlamına geldiğini ifade temektedir. Çamurun toprakla suyun bileşimini temsil ettiğini, insanı besleyen tüm bitkisel ve hayvani besinlerin toprak ve suyun bileşiminden elde edildiğini, toprakta mevcut olan elementer ve minerallerin insanda da yaklaşık olarak bulunduğunu söyleyen yazar, bu ayetin aynı zamanda, insanın ilk canlıdan son canlıya kadar yeryüzündeki serüveniyle, anne karnındaki spermadan doğuma kadarki serüveni arasında bir paralellik olduğunu da belirtmektedir.
f. "O insanı bir damlacık atık sudan yaratmıştır. Fakat o da ne! O sonunda bilinçli bir (biçimde Allah'a karşı) kendini savunan biri olup çıkar. (Nahl, 16/4)
İslamoğlu'nun mealinde ayette geçen 'nutfe', insanın kendisinden yaratıldığı "özsu", yani sperm ve zigot anlamına gelmektedir. Dolayısıyla İslamoğlu sperm veya zigot ile başlayan ve insanlaşmayla sonuçlanan hayat yolculuğunun Allah'a izafe edilmesinin, bütün bu sürecin yasalarını koyanının Allah olduğuna bir atıf olduğunu belirtmektedir. Ve yazar insanın yaratılış sürecindeki basitten mükemmele doğru gelişen tekâmül sürecine dikkat çeker, böyle bir şaheserin "amaçsız" olamayacağının ima edildiğini söyler.
g."Doğrusu biz insanı süzme, kurumuş, ses veren bir balçık türünden; özgün bir biçim almaya elverişli, tabiatı değiştirilmiş, koyu ve yoğun çamur nevi bir şeyden yarattık." (Hicr, 15/26)
İslamoğlu, tefsirinde insanın yaratılışını irdelerken ayette geçen 'salsal' kelimesinin "kuru ve ses çıkarmaya elverişli bir şeye vurularak elde edilen ses" anlamını içerdiğini söyleyerek, akustik kabiliyetinden yola çıkarak çanak, çömlek, küp gibi kurutulmuş çamurdan yapılan nesnelere de ateşte pişirilmeden önceki haline 'salsal' adı verildiğini belirtmektedir. Ateşte pişirilme süreci, "ke'l-fahhâr" gibi ilave bir ibareyle ifade edildiği için "ses veren çamur", zımnen "düşünen ve konuşan, yani akıl sahibi olan bir varlık yarattık" anlamlarına geldiğini belirten İslamoğlu, üçü bu surede (26, 28, 33), biri de 55. surenin 14. ayetinde olmak üzere Kur'an'da dört yerde geçen kelimenin yer aldığı tüm ayetlerde karışık ve aynı zamanda muhteşem bir inşanın eseri olan insanın yaratılışının, biyolojik kökeninin basit ve sıradanlığına dikkat çekilmek istendiğinin vurgusunu yapmaktadır.
İslamoğlu ayrıca Kur'an'da insanın yaratılışının toprak ve toprak cinsinden olan değişik maddelerle irtibatlandırılmasının bir başka nedenini de, insanın yeryüzündeki yaşamını ve gelişimini toprak ve onun üzerindeki organik ve inorganik elementlere bağımlı olarak sürdürmek zorunda oluşuyla izah etmektedir.
2- KUR'AN'DA KADININ YARATILIŞI VE KONUMU:
a."Ey insanlar! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, ondan da eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Kendisi adına birbirinizden (hak) talebinde bulunduğunuz Zat'a ve bu insanlık bağına karşı sorumluluk duyun. Kuşkusuz Allah üzerinizde daimi bir gözetleyicidir." (Nisa, 4/1)
Geleneksel din anlayışının cahili kültürden devraldığı ataerkil veya saltanatçı birikim, kadın konusunda düşünce ve kültürleri büyük ölçüde etkisi altına almış, Rasulullah (s)'ın tüm örnek uygulamalarına rağmen kadını fitne olarak görmüş; kadınlara danışmak ama söylediklerinin aksini yapmak gerektiğini, kadınlar olmasaydı erkeklerin cennete gireceklerini, cehennemin çoğunu kadınların dolduracağını, kadının aklının ve dininin eksik olduğu gibi birçok mevzu hadisleri bir tür din olarak topluma kabul ettirmeye çalışmıştır.
Nasıl ki sahih kabul edilen hemen hiçbir hadis kitabında geçmediği halde halk arasında yaygınlaşan âlemin Hz. Muhammed'in nurundan yaratıldığı telakkisi Hz. Muhammed hakkında yanlış itikatlar ve anlayışlar oluşturuyorsa; kadınla ilgili vahyi bütünlükle ve mütevatir sünnetle çelişen rivayetler de Kur'an'dan anlaşılan İslam kültüründeki kadın tasavvurunu zedelemekte ve sapmalara yol açmaktadır.
Bu geleneksel anlayışın en temel varsayımlarından biri de kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olması düşüncesidir. Müfessirlerin çoğu Nisa Suresi 1. ayeti delil göstererek kadının erkeğin bir parçası olduğu yorumunu yapmaktadırlar.
İslamoğlu, ayette geçen "ondan da eşini yarattı" ibaresini "onun cinsinden" şeklinde yorumlamaktadır. Yani eşin de aslı olan elementer kökenin bölünerek çoğalmasına tekabül ettiğini vurgulayarak, geleneksel tefsirlerin bu ibareyi Eski Ahid ışığında okuduklarını ve bu yüzden de Âdem'in eşinin Âdem'in bedeninden yaratıldığını ileri sürdüklerini, bunu da mecaz olduğu açık olan "Kadın erkeğin kürek kemiğinden yaratılmıştır." (Buhari, Enbiya, 2) rivayetine dayandırdıklarını söyleyerek geleneksel yorumlara eleştiri getirmektedir.
"Kadın erkeğin kürek kemiğinden yaratılmıştır." ifadesine böyle yaklaşmanın sıhhati bir yana ama M. Abduh ve R. Rıza da Nisa Suresi 1. ayeti özetle şöyle açıklamaktadırlar:
Hz. Âdem, bütün insanlığın atası olsa da, olmasa da bu ayetteki "bir tek canlı varlık/nefisten" maksadın, Hz. Âdem olmasına ters düşer. Kendisinden çoğalmanın gerçekleştiği belirtilen "bir nefis" ayette "nekre" (belirsiz) olarak zikredilmiştir. Yani buradaki nekrelik, nefisten doğrudan doğan kişiler hakkında önemlidir. Bu da nefisten "çok sayıda erkek ve kadın yaydı ve onlardan da diğer insanları yaydı" şeklinde anlaşılmalıdır.
Kur'an-ı Kerim'de belirtildiği gibi insan olma bakımından, dinî açıdan kadın ve erkek aynı haklar ve imtiyazlara muhatap olmalarına rağmen, cinsler arasında mutlak bir eşitlikten söz edebilmek mümkün değildir. Zira Hucurat Suresi 13. ayette Rabbimiz "Ey insanlar ailesi! Elbette sizi bir erkekle bir dişiden yaratan Biziz; derken sizi kavim (şu'b) ve kabileler (kabâil) haline getirdik ki tanışabilesiniz. Elbette Allah katında en üstününüz, O'na karşı sorumluluk bilinci (takva) en güçlü olanınızdır." buyurmaktadır. Bu ayetteki farklılıkların insanlık ailesini oluşturan unsurların birbirine tahakküm ve üstünlük gerekçesi değil, "tanışma" gerekçesi olmasına dikkat çeken İslamoğlu, buradaki takva konusunu da şu şekilde izah etmektedir: "Takva, kişilerin kendi akıl ve iradeleriyle yaptıkları bilinçli tercihi ifade eder. Bu şu manayı içerir: Ne kadar sorumlu davranırsanız, o kadar üstün olursunuz! "
Tabi ki kadınlar erkeklerden farklılık gösteren fizikî, psikolojik ve biyolojik yapıya sahip bulunmaktadırlar. İslam her cinse ait olan ayırt edici fonksiyonları ve farklılaştırıcı rolleri, cinsler arasındaki bu farklılıkları dikkate alarak tayin etmiştir. İslam, fıtrata ters düşmeden eşitliğin mümkün olduğu yerde iki cins arasında eşitlik kurar ve yine fıtrata uygun olmayan durumda iki cinsin arasını ayırır.
b."O sizi bir tek canlı varlıktan yaratmış, ondan da eşini meydana getirmiştir. O sizi annelerinizin karınlarında üç kat karanlığın göbeğinde birbirini izleyen yaratma aşamalarından geçirerek halk etmektedir." (Zümer, 39/6)
İslamoğlu, ayette geçen 'nefs' kelimesinin Âdem olduğunu söylemenin yoruma açık olduğunu, dolayısıyla ondan yaratılan 'eş'in Havva olduğunu söylemenin de aynı şekilde yorumlandığını belirterek Arapça'da 'zevc' kelimesinin her iki cins için de kullanıldığına dikkat çekmektedir.
'Nefs' kelimesinin ise manevi/dişil bir kelime olduğunu söyleyen İslamoğlu, Yahudi kültüründen Araplara geçen "Kadın kaburga kemiği gibidir, zorlarsan çabuk kırılır." anlayışının nüzul ortamında yaygın kabul gördüğünün ve atasözü haline gelmiş bu sözün aslının Yahudi kültürüne ait bir söz olduğunun bilgisini verir. Ayrıca İslamoğlu "Kadın kaburga/kürek kemiğinden yaratılmıştır." (Buhari, 64: 2, 3153) rivayetini reddetmek yerine, bu sözün kadının hassas ve nazik yaratılışına bir atıf olarak kullanıldığını belirtir. Rasulullah'tan rivayet edilen bu sözün "İnsanoğlu acelece bir yaratılışa sahiptir." (Enbiya, 21/37) ve "Allah sizi güçsüzlükten yaratmıştır." (Rum, 30/54) ayetlerindeki ifadelere benzer bir kullanım arz ettiğini ve elbette mecaz olduğunu vurgular.
Ayetin sonunda geçen "annelerinizin karnında üç kat karanlık..." ifadesinin ise embriyolojik açıdan rahim içinde olup cenini saran ve "amniyon, koriyon, decidua" denilen üç koruyucu zarfı ifade ettiğini belirtmektedir.
c."Doğrusu Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve nihayet (işini) Allah'a havale eden kadının başvurusunu kabul etmiştir; zira Allah ikiniz arasında geçen konuşmayı işitiyordu..." (Mücadele, 58/1)
İslamoğlu, bu ayette "zihar yemini" ile kocası tarafından hakkı gaspedilen Müslüman kadının Rasulullah (s) karşısında hakkını aramasına ve Müslüman kadının kimlik ve kişiliğine işaret ederek, şöyle demektedir: "Ayet, Allah Rasulü'nün terbiye ettiği nesle mensup bir kadının, hak ve hukuk konusundaki tavizsiz duruşu ve destanî özgüveninin ifadesidir."
d."... Ve eğer borçlu aklî ve bedenî bakımından yetersizse ya da kendisi kaydettirecek durumda değil ise, o zaman onun velisi borcunu adil bir şekilde kaydettirsin! Ve erkeklerinizden iki kişinin şahitliğine başvurun! Eğer iki erkek bulunmazsa, bu durumda doğruluğundan emin olduğunuz kimselerden bir erkekle iki kadını şahit tutun ki ikisinden biri şaşırır, unutur, yanılırsa diğeri ona hatırlatabilsin! Ve şahitler de çağrıldıklarında kaçınmasınlar!.." (Bakara, 2/282)
İslamoğlu'na göre, ayette geçen bir erkekle iki kadın ibaresi sanıldığı gibi iki kadına karşılık bir erkeğin denk sayılması anlamını içermemektedir. Aksine ayetteki bu ibarenin haksızlığı önleyip adaleti ikame etme konusunda titizlik gösterilmesinden kaynaklanmış olabileceği söylenerek bu ibarenin kadının ticaret ve ticari anlaşmalar konusundaki bilgisizliğinden kaynaklanabilecek muhtemel hataları önleyici bir tedbir içerdiğinin altını çizmektedir.
'Tadılle' kavramı "unutma, yanılma, şaşırma, haktan sapma" gibi anlamları içermektedir. Bu anlamlardan da yola çıkarak İslamoğlu sözgelimi iki kadından biri unutmuşsa, doğal olarak şahit ikiden teke düşecek, sonuçta şahitlik yapan iki kadın değil tek kadın olacaktır, yorumunu yaparak Kuran'ın şahitlikte nisap olarak bire iki oranını belirlemediğini, zira Nisa Suresi 15 ve Nur Suresi 4'8. ayetlerde zina davasında cinsiyete bakılmaksızın dört şahit istendiğini ve Talak Suresi 2. ayette de boşanma için iki şahit istendiğinin altını çizmektedir. Hatta adil yargılamayı sağlamak için bazı durumlarda cinsiyete bakılmaksızın erkeğin değil, sadece kadının şahitliğinin kabul edildiğini söyleyen İslamoğlu, ayetteki ifade şeklindeki maksadın şahitlik yapacak kimsenin cinsiyeti değil, hatta şahitlik bile olmadığı, asıl maksadın vadeli borçlanmalardaki mağduriyeti önlemek olduğunu ifade etmektedir.
e."Erkekler kadınların koruyup gözeticisidirler; çünkü Allah erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerde donatmıştır; bir de erkekler servetlerinden harcama yapmaktadırlar. Dürüst ve erdemli kadınlar hem (Allah'a) itaat eden, hem de Allah'ın koruduğu (iffeti eşlerinin) yokluğunda da koruyan kadınlardır. Sadakatsizlik etmelerinden çekindiğiniz kadınlara gelince: Onlara önce öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, (ille de dövecekseniz) bunlardan sonra dövün. Bundan böyle yola gelirlerse onları incitmekten sakının. Allah, gerçekten yücedir, büyüktür." (Nisa, 4/34)
Müfessirler ayette geçen 'kavvamun' kelimesine çeşitli yorumlar getirmişlerdir. Ancak geleneksel tefsirlerin çoğunluğu kavvamun kelimesine daha ziyade erkeğin kadından bir derece önde olması, kadının erkeğe itaat etmesi gerektiği, erkeğin kadından daha üstün yaratıldığı gibi anlamlar yüklemişlerdir.
İslamoğlu ise; kavvamun kelimesine erkeklerin kadınların koruyup gözeticisi oldukları, Allah'ın erkeklerle kadınları farklı alanlarda üstün yeteneklerle donattığı şeklinde yorum getirerek, kavvamun kelimesinin "kadını gözet", "kadının geçimini üstlendi" anlamlarını içerdiğine dikkat çekmektedir. Ve bu gözetme ile ayetin işaret ettiği noktanın erkeklerin servetlerinden eşleri için yapabilecekleri harcama olduğunun altını çizmektedir. "Niçin erkekler! " sorusunu ise; erkeklerin servetlerinin kadınlardan daha fazla olmasıyla açıklamaktadır. Evin geçiminin erkeğe yüklenerek yine Nisa Suresi 11. ayetteki miras konusunda da erkeğe kadının payının iki katı düşmesini erkeğin kavvam olmasına bağlayan İslamoğlu, ayrıca bu kavvamlığın sadece geçim sağlamaya indirgenemeyeceğini, burada fıtratın da temel gerekçe olduğunun altını çizmektedir.
Ayette geçen 'nüşuz' kavramı "çıkıntı, tümsek" anlamlarına gelen 'naşiz'den gelmekte olup, "isyan, başkaldırı, geçimsizlik" anlamlarına gelmektedir.
İslamoğlu, Nisa Suresi 34. ayette geçen kadının nüşuzu ile yine aynı surenin 128. ayette geçen erkeğin nüşuzunu da kapsayan anlamının da buna dâhil edilerek yorumlanması gerektiğini söyleyerek burada geçen nüşuz kavramını "sadakatsizlik" olarak ifadelendirmektedir. Ve yine Nisa 19. ayette geçen nüşuzun da açık bir fuhuş olmadığı ancak "eşler arası sadakati zedeleyip şiddetli geçimsizliğe yol açan davranışlar" olabileceğini vurgulamaktadır.
Ayette kadının nüşuzunun öne çıkartılmasını ise neslin emniyetinden kadının sorumlu olmasına bağlamakta ve yine ayetten kalkarak kadının dövülmesinin caiz olduğunu ifade eden yorumlara karşı İslamoğlu burada geçen 'darabe'nin alternatif anlamıyla kullanıldığına dikkat çekerek "ayırın", yahut "ısrarcı olun" anlamını içerdiğini belirtmektedir. Lakin İslamoğlu darabe'nin alternatif anlamından bahsetmesine rağmen ayetin meal/çevirisini "bunlardan sonra dövün" şeklinde vermesini açıklamamıştır. Yine Kur'an'da vurmanın tüm türevlerinin yer almasına rağmen, bunların hiçbirinde darabe fiili ve türevlerinin kullanılmadığını örnekleriyle göstermektedir. Bu bağlamda darebe Kur'an'da "getirmek, gezmek, mühürlemek, itmek, mahkûm etmek" anlamlarında kullanılmıştır.
Ayetin devamındaki "onları incitmekten sakının..." ibaresine de dikkat çekerek Allah'ın burada muhataplarına daha iyi ve insani olana sevk eden bir öneride bulunduğunu söyleyen İslamoğlu, dolayısıyla ayette eşiyle arasında sorun yaşayan erkeğin aklına gelen ilk şeyin dayak olmayıp, daha insani çözümlere başvurması gerektiği önerisinin vurgulandığı, ayrıca bu yollardan biri olan kadının yatağında yalnız bırakılmasının kadına değil ancak erkeğe ceza olduğunu ve bu ayetteki önerilerin amacının, ataerkil Arap toplumunda kusurlu görülen eşine karşı ilk tepkisi dayak olan erkeklerin kadınlarına şiddet uygulamalarının önüne geçilmek istendiğini belirtmektedir.
f."Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir hanım gibi değilsiniz; tabi ki eğer Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olursanız. Şu halde işlevi bir edayla konuşmayın, sonra kalplerinde hastalık bulunanlar yersiz bir arzuya kapılırlar; ama güzel ve düzgün konuşun! Evlerinizde (dahi) ağırbaşlılığınızı koruyun, kadim haddini bilmezlik döneminde olduğu gibi dişiliğinizi ön plana çıkarmayın..." (Ahzâp, 33/32'33)
Kurra (kıraat alimleri) ayette geçen 'vekarne' kelimesinin okunuşu hakkında ihtilafa düşmüşlerdir. Ayette geçen kelimeyi vekarne şeklinde okuyan bazı kurra'ya göre "evlerinizde oturun, evlerinizde karar kılın" şeklinde yorumlanırken, kelimeyi 'vekırne' şeklinde okuyanlara göre ise ayet "evlerinizde vakarlı ve ağırbaşlı olun" manalarına gelmektedir.
İslamoğlu da ikinci okunuşu yani vekırne'yi tercih ederek, ayete "evlerinizde göz aydınlığı olun" şeklinde yorum getirmektedir. Ayrıca müminlerin annelerine evlerinde dahi vakarlı bulunmalarını emreden bu ayeti, Arabistan'ın sıcak ikliminin ev içi kadın giyimine yansıyan rahatlığıyla beraber düşünmek gerektiğini belirtmektedir. Dolayısıyla Peygamber mescidine açılan bu evlerde sık sık ziyaretçilerin ağırlandığını hatta Cuma namazlarında mescidin yetersiz kaldığı zamanlarda cemaatin bu odalara kadar taştığını söyleyen İslamoğlu, "içinde vakarınızı koruyun" veya "oturun" denilen evlerin iki şekil evler olduğunu belirtmektedir:
1-Allah'ın ayetlerinin anlaşılmak ve yaşanmak için okunduğu evler.
2-Okunanlardan hikmetin damıtıldığı evler.
İslamoğlu'na göre bu nitelikleri taşımayan evlerde oturmanın da başkalarını oturtmanın da ayetin maksadıyla bir ilişkisi yoktur.
Ayrıca ayetin devamında 'teberrüc', "dişiliğinizi ön plana çıkarmayın" ifadesi yer almaktadır.
Yaşadığımız toplumda evrensel kültüre ve yaşam tarzına hakim olan küresel kapitalizm, hayatı erkek egemen bir kültürle okumakta ve insanları 'yalnız bireyler' olarak kendi tüketim pazarında bir meta olarak görmektedir. Ne yazık ki kadın, bu pazarda en fazla metalaştırılan estetik, zarafet ve kışkırtma aracı olarak görülen bir unsurdur. Küresel kapitalist sistemde kadın ya bir haz objesidir ya da erkeğin biçtiği kalıpları yerine getiren koşuya geç başlamış bir yarışçıdır. Böyle bir kuşatma içinde kadın, genellikle kadınlığıyla birlikte özgün bir şahsiyet olarak algılanmaz.
İslam, kadının düşünsel, insani, kültürel, ekonomik, siyasi ve şahsiyetle ilgili ilişkilerinin genel ve sosyal hale gelmesini istemiştir. Kur'an-ı Kerim, bugün kapitalizmin, dün feodal ilişkilerin istismar ettiği kadının özel ve mahrem yaşamıyla alakalı yanına, genel ve sosyal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için bazı ölçüler koymuştur. Bu da el, yüz ve ayaklar hariç kadının dişiliğini örten tesettürdür. Erkek için de kadın için de her örtü, tesettür demek değildir. Tesettür giyim tarzıyla birlikte özel ve mahrem olanı kamulaştırmamak demektir. Bu konunun ölçüsünü ise bizim doğamızı bir ölçü ile yaratan Rabbimiz en iyi bilendir ve bildiğini de bizlere tesettür ayeti ile bildirmiştir.
Tesettür, kadını sosyal hayattan tecrit etmek için değil, sosyal alanda özgürlüğünü garanti altına almak, onun şahsiyetini ve insanlığını ön plana çıkartmak içindir.
İslamoğlu da ayette geçen "dişiliğinizi ön plana çıkarmayın" ifadesini karşıt cinsle iletişim kurarken estetik bir yapıya sahip olan kadının dişiliğini değil, kişiliğini ön planda tutması, cinsiyetini kişiliğinin önüne geçirmeden vakarıyla davranması gerektiğini ifade etmektedir.
g. "Rableri de onların dualarına şöyle icabet etti: Erkek olsun kadın olsun, çaba gösteren hiç kimsenin çabasını boşa çıkarmayacağım; sizler karşılıklı birbirinizi tamamlayan parçalarsınız. Kötülükten ve kötülük diyarlarından hicret edenlere, yurtlarından sürülenlere, yolumda eziyet çekenlere, savaşanlara ve öldürülenlere gelince: Onların kötülüklerini mutlaka örteceğim ve elbet onları Allah'tan bir ödül olarak içinden ırmaklar akan cennetlere sokacağım; zira ödüllerin en güzeli Allah katındadır." (Âl-i İmran, 3/195)
İslamoğlu, ayette geçen "ba'dukum min ba'd" deyimsel ifadesinin en ikna edici açılımı olarak "Sizler karşılıklı birbirinizi tamamlayan parçalarsınız." ifadesini tercih etmekle Tevbe Suresi 71. ayette geçen "İnanan erkekler ve inanan kadınlar (da) birbirlerinin dostu, koruyucusudurlar..." ifadelerine de tekabül eden güzel bir açıklama yapmıştır.
Mustafa İslamoğlu, uzun yıllar kesintisiz sürdürdüğü tefsir çalışmasını 29 Haziran 2008 tarihinde "Hitâmuhu Misk" programı ile nihayetlendirdi. Hayat Kitabı Kur'an meal-tefsir çalışması bu programa yetiştirilmek üzere hızla hazırlandı; ama baskıda bazı mizanpaj ve tashih hataları oluştu. "Hayat Kitabı Kur'an"ın 2. baskısının elden geçirilerek söz konusu eksiklerden arındırılacağını düşünüyoruz. Yazara, açıklamalarıyla hayat rehberimiz olan yüce kitabımız Kur'an'ın anlamları ile araştırmacı okuyucuyu buluşturduğu için teşekkür ediyor ve "Hayat Kitabı Kur'an" adlı meal/tefsir çalışmasını vahiyle inşa olmaya ve hayatı vahiyle inşa etmeye aday olan herkese tavsiye ediyoruz.Yazan: Vedat Aydın
Kaynak: Erzurum, Palandöken Gazetesi
Ramazan ayına Kur'an ayı denir. Bunun çok haklı sebepleri var. Kur'an ramazan ayında nüzul olmuştur. Müslüman kalpler ramazan ayının rahmet ve bereketiyle aşkın bir ruh hali içinde ibadetlerini yapar, arınmanın en güzel şekliyle huzur bulurlar. Madem ramazan ayı Kur'an ayıdır o halde bu ayda Kur'an-ı Kerim'i daha çok okumak, okuduklarımız üzerinde tefekkür etmek ve hayatımıza uygulamak için çaba göstermeliyiz. Ramazan ayında Kur'an'a daha fazla yönelirken, hayatımız boyunca onunla iç içe yaşamanın gerektiği bilincini hep diri tutmalıyız.
Kur'an'a yönelirken kovulmuş şeytandan Allah'a sığınmak gerekir. Bu niyetle başladığımızda vahyin, ihlâs ve takva ile aklımıza ve kalbimize tesiri daha fazla olacağı muhakkaktır.
Böylece Kur'an hayatımızın her alanında bir kılavuz olarak yolumuzu aydınlatacaktır. Zira yüce bir hakikat olan Kitabımız hakkında Cenab-ı Mevla şöyle buyurmaktadır: "Bu, Rablerinin izniyle bütün insanlığı kopkoyu karanlıklardan aydınlığa, O yüceler yücesinin, O her övgüye layık olanın yoluna çıkarasın diye sana indirdiğimiz [bir vahiy, ] bir ilahî kelâmdır." (İbrahim; 1).
On yıldan fazladır her ramazan ayında farklı bir meal ile farklı bir siyer okumayı adet haline getirmişim. İyi ki de getirmişim, zira bu uygulamanın çok büyük faydasını gördüğümü belirtmeliyim. Kur'an ayı olan ramazanda Kur'an'ı Kerim'i doyasıya okumaktan, istifade etmekten daha güzel ne olabilir ki! Bu sene ramazanda okumak için hazır bekleyen meal-tefsir, Mustafa İslamoğlu'nun on bir yıl emek vererek hazırladığı Hayat Kitabı Kur'an adlı çalışmasıdır.
Siyer kitabı olarak da Tarık Ramazan'ın Peygamber'in İzinde adlı çok kıymetli biyografik eseri kitaplığımdaki yerini almış bulunmaktadır. Tarık Ramazan'ın eseri piyasaya yeni çıktı. Avrupa'da yaşayan yazar, eserini Batı insanını da dikkate alarak hazırlamış. Peygamber Efendimizin asırları aşan cihanşümul mesajını anlamak için okunması gereken bir çalışma.
Kur'an'ı Kerim'i daha iyi anlamak için emek verilerek hazırlanmış bir esere daha kavuşmuş bulunmaktayız. Mustafa İslamoğlu'nun meali, Kur'an'ı Kur'an'la tefsir usulüne riayet edilerek hazırlandığı için Kur'an talebelerine ayetler arasında çok rahat bir şekilde ilişki kurabilecekleri bir imkân sunuyor. Anlaşılır bir dil ve akıcı bir üslup eserin en önemli özellikleri arasında bulunmaktadır. Dipnotlarla ayetlerin daha rahat anlaşılması sağlanmış, böylece kaynaklara müracaat etmek isteyenlerin işi kolaylaşmıştır. Bu güzel eseri bize kazandırdığı için kendisine teşekkür ediyoruz.
'Niçin Kur'anî Hayat! ' sorusunun cevabını İslamoğlu'ndan okuyalım:
"Kur'an vahyi, el-Hay olandan, hayatı inşa için, hayatın ta yüreğine inmiş tarifsiz bir hayattı. Amacı insanı zulümattan nura, karanlıklardan aydınlığa, bencillikten ben idrakine, içgüdülerin esaretinden ruhun özgürlüğüne, bilinçaltının gayyasından bilincin doruğuna, nefsin köleliğinden ruhun özgürlüğüne çıkarmaktı.
Varlık ağacının bu soylu tohumunun kendini ve elinin değdiğini çürütmesine engel olmaktı. Dahası, kendi kendini aşılayarak saflaşmasını, tekâmül etmesini, yücelmesini ve potansiyelinin ufuklarına doğru yol almasını sağlamaktı.
Vahyin ve insanın sahibi, bu amacın gerçekleşmesini yasalara bağlamıştı. Eğer insan bu yasalara uygun olarak hareket ederse vahiy inşa amacını gerçekleştirecek, değilse insan bu inşadan mahrum kalacaktı. Bunun da ilk şartı vahye bir özne olarak yaklaşmaktı. Zira vahiy gerçekten özneydi.
Vahiy inşa edicilik fonksiyonunu bihakkın icra edebilme yeteneğine sahip olduğunu muhatabı olan ilk nesil üzerinden isbat etti. İnşa ettiği neslin elleriyle hayatı ve dünyayı inşa etti.
İnşa ettiği neslin eliyle insanlığın ender gördüğü bir iman hamlesine imza attı.
Vahiy bir şeyi daha isbat etti: Eğer bir nesil kendini Kur'an'ın inşasına teslim ederse, Allah da tarihin inşasını o neslin eline teslim ederdi.
Yani Kur'an'a nesne olan, tarihe özne olurdu.
Vahyin çırağı olan hayatın ustası olurdu.
Vahye teslim olan hayatı teslim alırdı.Sorular: Ümmühan Atak
Cevaplar: Mustafa İslamoğlu
Kaynak: Gerçek Hayat Dergisi
Hayat Kitabı Kur'an isimli mealiniz yeni çıktı. İlk kez 'gerekçeli-notlu' tercüme görüyoruz.
Bu mealde 6 bin tane notu var. Meal zaten böyle olmak zorunda. Ben notsuz meali meal kabul etmiyorum. Kaynak dilin imkanlarını hedef dile taşırken zayi etmemek gibi sorumluluğu varsa mütercimin, bu sorumluluğu ancak notlarla yerine getirebilir. Çünkü kaynak dilin bizim önümüze sunduğu mânâ imkanı bir çok nedene dayalı olarak tek değil ki. Lafızda kelimeden, harekeden, cümleden, kıraat farklarından, kelimenin müşterekliğinden, farklı okumalardan ve daha başka nedenlerden dolayı metin önümüze çoğu zaman alternatif sunar. Mütercim bunlardan birini tercih eder, meale koyar. Peki ya tercih etmediğiniz! Onu neden tercih etmediniz! Okurun bunu bilme hakkı yok mu! Peki sizin tercih ettiğiniz isabetli değilse! Tercih etmediğini o manayı dışarıda bırakma hakkınız yok ki. O mana da metnin önünüze sürdüğü manadır. Hatta bazen bir zamir iki yeri birden gösterebilir. Bir kelime hem fail hem mef'ul olarak görülebilir. Kıraat farklılığı olabilir; ilk dönemlerde harekenin Arapça dil kurallarının olmayışından dolayı.
Okuduğumuz Kur'an-ı Kerim'lerde böyle açıklamalar yok ve bazen anlamakta zorlanıyoruz.
Türkçesinin de anlaşılmaması, notun olmamasından. Hatta bazen Allah'ın muradı anlaşılır da, mütercimin muradı anlaşılmaz. Allah açık söylemiştir ama mütercim yolu kapatmıştır. Notlarla açılmış bir meal değil, 'gerekçelendirilmiş' bir meal bizimki. Tercih etmediğim manayı atmadım, aşağıda izah ettim.
Bunca zaman göz ardı edilmiş ve büyük bir kayba sebep olmuş bir detaydan bahsediyorsunuz.
Doğru. Kayıptan öte, bazen tercümeye bakarak Kur'an'dan soğutabiliyor mealler. Oysa hiçbir çeviri aslının yerini tutamaz. Hatta Kur'an'ın hiçbir çevirisi Kur'an'ın yerini tutamaz. Bu manada çeviriyi Kur'an zanneden bazı okurlar, çevirinin zaafını metnin zaafı zannederler ki bu büyük bir vebaldir. "Kur'an'a hizmet ediyorum" diyerek Kur'an'a yüklenmiş bir bagajdır. Onun için benim söylemeye çalıştığım da bu; madem işin tabiatı gereği böyle bir zorluğu var, öyleyse notlarla anlaşılır kılalım. Notlarla "Allah'ın muradı bununla şudur ey okur, bu meal bu muradı vermek için yetmez... Allah'ın buradaki muradını ben tam olarak yansıtamadım, notta tamamlıyorum" demektir. Notsuz mealin okunmasına da yapılmasına da karşıyım.
Belki de sırf bu eksiklik yüzünden tesettürün nasıl olması gerektiği konusu hep tartışıldı.
Nur Suresi'nin 29. ayetini tek olarak ele aldığınızda, Kur'an'ın tesettür konusundaki hakikatini anlayamazsınız. Tesettür konusunda önünüze serdiği büyük tabloyu görmeniz lazım. Ahzap 59'u görecesiniz. Araf suresinde geçen konuyla ilgili ayeti göreceksiniz. İlk insan Adem'in, elbise giyme ihtiyacını nerden duyduğuna ilişkin hadisenin anlatıldığı kıssanın ayetlerini göreceksiniz. Bunları yan yana getireceksiniz ki Kur'an'ın tesettür konusunda çizdiği büyük tabloyu göresiniz. Bunu not yapacak işte. Not kolaylaştıracak. "Ey meal okuru, ey Kur'an'ı okumak, anlamak isteyen insan. Bu bir parça, bu parçayı şu bu parçayla yan yana getirerek oku."
Sizin yine bu çaba çerçevesinde imza attığınız Kur'ani Hayat isimli yeni bir dergi çıktı. Sadece Kur'an'ı anlatan ilk dergi olmalı Kur'ani Hayat...
Hiç şüphesiz dini dergiler çok çıktı ama böylesine meseleyi birebir ele alan, Kur'ani hayatı merkeze alan dergi olmadı. Kur'ani Hayat dergisi, Kur'an'a bir hayat kitabı olarak bakıyor. Bu çok önemli; Kur'ancılık yapmıyor, Kur'ani hayata davet ediyor.
Kur'ancılık!
Simitçilik, kömürcülük gibi, bir şeyi satmak. Bir şeyin propagandisti olmak, bir şeyle entelektüel düzeyde ilgilenmek sadece... Kur'ani Hayat dergisi, Kur'an'ı bir hayat kaynağı, bir hayat biçimi olarak görür. Hayatının her alanında Kur'an'ın söylediği sözü hayata taşımaya gayret eder. Kur'an, hayatın, sosyal, bireysel, ekonomik, siyasal, toplumsal, ilmi, zihni, askeri, sanatsal, sportif... ne kadar alanlı varsa, o konuda Kur'an bize rehberlik yapar, yol haritası verir. Kırmızı çizgileri çizer. İşte Kur'an'ın, hayatın tüm alanlara dair söylediklerini bir titizlikle, ince bir işçilikle, anlaşılabilir bir dille ve Kur'ani bir hayatı yaşamaya çalışan insanların üzerinden vermeye çalışan bir dergidir Kur'ani Hayat.
Kur'ani Hayat dergisini çıkarırken maksadımız aslında bizi muhtaç olduğumuz "vahyi anlamak" hakikatini en azından kendimiz için yerine getirmekle bu vazifeyi, bu mükellefiyeti ifa etmekti. Bizim yola çıkışımız başkalarına bir şey vermekten çok, kendimize Kur'ani hayat misyonu çizmek ve Kur'ani hayat nasıl yaşanır sorusunun cevabını kendimize vermek. Tabi biz bu cevabı verirken başkaları da istifade etmiş olacaktır. Kur'ani Hayat inşallah ömrü kadar devam edecektir. Ama şunu söyleyeyim; "İnsanlık girdiği krizden vahiysiz çıkamayacaktır." diyenlerin dergisidir. İnsanlık bir krize girmiştir ve ideolojiler yüzyılı bitmiştir. İdeolojilerin insanlığa vaat ettiği bir şey kalmamıştır ve vaatlerin tam tersine yoksulluk, küresel düzlemde bir felaket vermiştir ideolojiler yüzyılı. Şimdi insanlık tevbe etmek istiyor. "İlahi müfredat programının hayata uygulanması için Rabbimizin okulunda okumak istiyorum" diyen herkes Kur'ani Hayat'a okur olmalıdır.Gösterim: 18271 | 1362 Sayfa | ISBN: 9789755500126 | Basım Yılı: 2009 | Stok No: 85502 Stok Miktarı: 0 | Büyük Resim
Bu kitap hakkında yorum yazmak için lütfen TIKLAYINIZ... Yorumlarlar, editör tarafından onaylandıktan sonra yayınlanmaktadır.
Okurlarımız bu kitap hakkında 25 adet yorumda bulundular.
RECEP BÜYÜKKARTAL
Tefsir dersleri başladığından beri çocuklarımla dört gözle bekliyorduk ve elhamdülillah 3 takım aldım.
1. cilt bitti, tam gaz okumaya devam ediyorum. şimdiye kadar çok kere meal okumaya kalkıştım ama bir yerlere geldigimde anlayamadığım yerler oluyor ve sıkılıp bırakıyordum.
Fakat ne zaman ki GEREKÇELİ MEAL'e başladım ve ağzımdan çıkan ilk kelime "ya rabbi bu kitabı bitirmeden ne olur canımı alma" diye dua ettim.
Sevgili hocam... Yazan ellerin dert görmesin ve uykusuz geçirdiginiz gecelerinizin hakkını bizi helal edermisiniz hocam? Ellerinizden öpüyor rabbimden bereketli uzun ömür diliyorum size.
Ve bütün kuran dostlarına tavsiye ediyorum.
24 Nisan 2009 Saat:13:39
HATCE GÜLAÇTI
hocam çok mutllu olduk böyle bir kitap hazırladığınız için.
Ben hadis yarışmasına girdim birinci oldu. Bana bu kitabı hediye ettiler. Çok mutlu oldum.
ALLAH razı olsun.
12 Nisan 2009 Saat:11:43
MEHMET CİHAN TERZİOĞLU
2. baskısı mı bu kitabın? hocam diyordu: 2. baskısı aralık ocak gibi çıkacak diye. bilgilendirirseniz sevinirim.
Editör Notu: inşallah çıkıyor...
27 Ocak 2009 Saat:20:22
Y.EMRE BATMACI
Allah bu çalışmada emeği geçen herkesden razı olsun. Kitabın büyük boyu ne zaman basılacak acaba? Bilgi verebilir misiniz?
19 Ocak 2009 Saat:12:12
MUSTAFA ŞENOCAK
Bilmediklerimizi bize öğreten ALLAH a hamdolsun.
Değerli Hocam sayenizde Rabbimizin bak değidiği yerden bakmaya başladık. Sayenizde kurumuş göz pınarlarımıza indi rahmet yağmurları. Bütün emeklerinizin karşılığı Rabbimiz tastamam verecektir muhakkak ama bizde şükranlarımızı ifade etmek istiyoruz. Ve şahitlik ediyoruz ki siz Allahın size öğrettiklerini bize aktarmaya çalıştınız ve bize faydalı oldunuz. Bütün insanlığa faydalı olması dileğiyle meal çalışmanızı tebrik eder Rabbimizden ilminizi artırmasını dilerim.
SELAM ve DUA ile saygılar sunarım efendim.
ALLAH HER İKİ CİHANDA SİZDEN RAZI OLSUN.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:53
ZEKİ ÖZBAY
Tek kelime ile muhteşem! Diyecek başka bir şey bulamıyorum. Allah razı olsun hocam!
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:52
DOĞAN ZORLU
Muhammed Esed üstadın eserinden sonra bu formatta hazırlanmış ikinci bir eseri görmek heyecan verici. Bu formatı seçtiğiniz ve bizlere yeni bir kaynak oluşturduğunuz için teşekkür ederiz. Hazırlanmasına ve yayınlanmasına fırsat verdiği için Rahman’a şükrederiz. Okuyup bitirmeyi de nasip eder inşaalah.
Allah razı olsun.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:52
OSMAN...
arapçayı az çok bilen herkesin bir meal yazmaya çalıştığı ve anlamların ve kavramların karma karışık olduğu, insanların anlam kargaşası yaşadığı günümüzde sayın hocamızın taşları yerine oturtan ve kuranı nasıl anlamamız konusunda bize rehber teşkil edecek olan bu çalışmasını çok büyük bir sevinçle karşıladım.hocamızı yaptığı çalışmalarında destekliyor yolunun açık, ömrünün uzun olmasını rabbimizden diliyorum.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:51
ÖZCAN MEMUÇİN
Tek Yaratıcının (Allah C.C.), yaratılmışa Hz. Muhammet (A.S.) vasıtası ile beyan ettiği, en öncelikli (vazgeçilez) değerimiz olan Kur’an’ı anlayacağımız dilden, gücü nisbetinde bizelere ve tüm insanlığa sunan hocamıza sonsuz teşekkür ederim. Allah ondan razı olsun ve hayırlarını uzun kılsın.
En mutlu, en güzel, en heycanlı bir alışverişi bize sunarak, beni mutlu ettiği için ayrıcı bir daha teşekkür ederim.
Tabiki herkesin alması mümkün olmayacaktır, ama çoğunluğun bu değeri evinde bulundurmasını gönülden arzu ederim.
Var oluşumuzun, hakikatini kıyamete kadar rahmetiyle, noksan sıfatlardan münezzeh oluşuyla bizlere öğreten Rab’bime sonsuz HAMD VE ŞÜKÜR ederim. Rab’bimizin desteği ile iletme ve açıklama görevini başarıyla tamamamlayan hayatıyla Vahyi yaşayan ve bizlere örnek olan Efendimiz Hz.Muhammed A.S.’a salat olsun, Allah adına yapılan tüm işlere rabbim kolaylık versin. Allah razı olsun.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:50
AHMET ÖZKAN
Sevgili Babam, Ahmet Hocayla tanışmış Çoçukken.(M.İslamoğlu hocamın kıymetli babası) ve Ahmet hoca sadece “Namazını kıl oğlum” demiş o küçücük Çocuğa.
M.İslamoğlu hocamla da Babam vesilesiyle tanıştım. Müslümanlara kattıkları o kadar önemli, o kadar elzem ki Allah’ın Sevgili Hocamızı bu yolda kullanması hocamız içinde biz müslümanlar içinde şükretmemiz gereken bir durumdur.
Allah Yardımcınız olsun hocam…Allah’ın hikmetinden bizlerinde nasiplenmesi için Dua etmenizi istiyorum sizden Sevgili Hocam…
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:50
ERGİN CANT
“HAYAT KİTABI” evet evet kelamın önüne konması gereken kardeşlerimizin gerçekten anlamını yitirdiği ve hatırlatılması gereken önemli bir vurgu…
Başladık okumaya tekrar Allah’ın kullarına ne tenezzül ettiğini yaşamak için. Hayatımızın klavuzuna yep yeni akıcı uslubunuzla kavuştuk. Okuyor ve yaşamaya çalışıyoruz. Bütün emeği geçenlere başta Hocamıza dua ediyoruz.
Allah razı olsun.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:49
BÜLENT KILIÇ
Bize Hayat Kitabı Kur’an - Gerekçeli Meal’i tertil üzere okuyup, maksadını anlamayı ve inşallah hayatımızda yaşamaya vesile olacak bu güzel eseri kazandırdığınız için size teşekkür ediyor, Allah’ın ilminizi kat kat arttırarak Kurân ile ilgili yeni eserler kazandırmanızı Allah’tan niyaz ediyorum. Allah sizden razı olsun.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:48
KAZIM CAN
Sayın islamoğlu hocam, sizi seviyorum. Eserinizin çıktığını duyunca nasıl sevindim anlatamam.
Güzel meal, ruh taşıyan meal, insanı kurana, kuranı insana açıyor.
Muhammed Esedin meali bu minvalde elimden düşmeyen bir mealdi. Görünen o ki elimden düşmeyen diğer bir meal Hayat Kitabı Kuran olacak.
İsmi çok beğendim, hatta mükemmel diyebilirim.
Allah size ömür versin, bize de nasiplenmek.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:46
HÜSAMETTİN
hocam Allah razı olsun. yüreğinize sağlık. Allah emeklerinizi boşa çıkarmasın.
hocam mealinizi tek ciltte birleştirilip yayımlanmasını istiyoruz. böylelikle her gittiğimiz yere rahatlıkla götürüp okuyabilelim.
İnşallah tefsir çalışmanızı da bekliyoruz. Allah yar ve yardımcınız olsun. Allah sizin gibi rehberleri başımızdan eksik etmesin.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:46
ÇETİN Ç.
Öncelikle değerli hocamızı bu çalışmasından ötürü tebrik eder ve gerekçeli meal-tefsir kitabının hayırlara vesile olmasını dilerim.
Uzun zamandan beri bir tefsir kitabı almayı düşünüyordum, ancak 10'dan fazla ciltleri bulan tefsirler gözümü korkutuyor, her defasında “ben Kur’an-ı Kerim’i hakkıyla anlayamayacak mıyım? ” diye kara kara düşünüyordum. Sonra sizi tanıdım, Hilal TV’deki tefsir derslerinizi izledim. İşte aradığım kişiyi bulmuştum! Meal-tefsir çalışmanızı duyduğum Mart ayından itibaren de kitabınızı büyük bir sabırsızlıkla bekledim. Şu an Almanya’da yaşadığım için kitabınızı alma imkanım yok ancak Türkiye’de tatillerini geçiren ve önümüzdeki ay tekrar buraya teşrif edecek ebeveynimden kitabınızı hediye olarak isteyeceğim.
“Örnek sayfalar”daki çevirilerinizi beğendim. Özellikle Rahman ve Rahim kavramlarını “özünde merhametli” ve “işinde merhametli” şeklinde açıklamanız, kalbimde bir şeyleri açıklığa kavuşturdu. Kitabınızı okumak için öyle sabırsızlanıyorum ki! Allah bizim gibi ‘fakirler’i de sizin gibi ilim sahibi yapar inşallah.
Sevgiyle, duayla…
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:46
CAHİD ÖZ
Meal için Allah razı olsun.
Gerçekten güzel bir çalışmaya benziyor. Yeni aldım. Bir an önce sayfalarında kaybolmak istiyorum. İnşallah anlayarak okuyup bitirmek nasip olur.
Yalnız bir şey sormak istiyorum. Mealdeki mushaf hattı gerçekten çok hoş hazırlanmış. Bu hatla yazılmış Kur’an-ı Kerim’i nerede bulabilirim? Yardımcı olursanız sevinirim.
Selamlar. Mutluluklar…
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:45
HALİL...
muhterem hocam
Sizi ta hakkariden dağların kentinden Allahın selamı ile selamlıyorum
Allah tan dileğim ilmi ile amil ve kuranı adeta bizim kafamıza damlatan siz ilim ehlini hayatlarının son anına kadar bize yol gösterecek bizi ayakta tutacak kadar dik ve diri tutsun.
hz peygamber hadisinde ashabina hitaben tam mealini vermeyebilirim şöyle demektedir. ’sizin aranızda fakih çok ama hitap eden az bir zaman gelecek ümmetim arasında hatip çok ama fakihler çok az olacak.’
peygamberin kastettiği dönemi yaşıyoruz. m. islamoğlu, hayrettin karaman, vb vasıfta olan ilim adamlarının fakihlerin başımızda olması çok ehemmiyetli. adeta müslümanlar için bir sigorta kunumunde.
allah yar ve yardımcınız olsun
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:44
DOĞAN ZORLU
Selam,
Tek cilt ve cebe sığacak bir formatta da yayınlanmasını bekliyoruz (Y.N. Öztürk meali örneğinde olduğu gibi). Böylece otobüste, vapurda ve metroda da okumak mümkün olur. “Boş zaman” denen şeyden de kurtulmuş oluruz inşaallah.
Allah razı olsun.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:43
ZEKİ ÖZBAY
Esselamu aleykum!
Mustafa İSLAMOĞLU Hocamızın bu nadide eseri ile bir kaç gün içinde müşerref olacağım inşaAllah. Bugün itibari ile Kur’ani Hayat dergimize de kavuştum. Daha önceki günlerde hemen tüm kitaplarını okumak nasib oldu, Rabbime binlerce şükürler olsun.
Hocam, özellikle Kur’an ilimleri alanında gerçekten uzman bir isim. Allah ondan razı olsun. Nacizane uzaktan da olsa onun talebesi olmaya çalışıyoruz. Rabbim onun ve bizim emeklerimizi boşa çıkartmasın. Yarın yevm-i mahşerde inşaAllah, onu bizlerle Cennetinde komşu eylesin.
Amin!
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:43
SEHER...
selamün aleyküm.
hocamızdan ve bu eserin çıkmasında emeği geçenlerden Allah razı olsun.
Eseri Hitamuhu Misk programında aldık, okuyup-yaşayıp hayat bulanlardan olma duasıyla…
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:42
ARİF EMEK
Pek Muhterem Hocam,
Sonsuz kereler Allah yar ve yardımcınız olsun. Böyle bir eser için ancak dua edilir. Allah sizi başımızdan eksik etmesin.
Naçizane bir görüşüm daha olacak Münib Engin Noyan Beyin sesinden orjinal türkçe metni Yusuf ziya bey dipnotları sözlü olarak yayınlansa...
Allaha emanet olun
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:41
KAMİL TİYEKLİ
esselamu aleykum
altı çizilecek cümleler:
“ilahi zat ın tecellisi varlığın cevherine, ilahi fiilin tecellisi varlığın fiiline yöneliktir” (1:2:not 4)
“ibadet allah ın razı olduğunu yapmak, ubudiyet allahın yaptığından razı olmaktır” (1:4:not 7)
“gayba iman ruhun kaynağına bağlılıktır; bu bağı koparan maddeye esir olur” (2:2:not 4)
“bir kuralı uygulamanın, kişinin ona olan inancından öte mantıki nedenselliğe dayalı bir kuralı yoktur” (2:71:not 2)
“hikmet kur an ı kavramaktır” (2:269:not 13)
“cennete ulaşan yolda ulaştığınız son noktadan bir adım geri atmayın” (3:200:not 4)
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:40
KAMİL TİYEKLİ
esselamu aleykum
öyle söz söyleyenler görüyoruz ki muhatabının hissiyatına hitab etmekle yetinip akli iknasını gerçekleştiremiyor. bunun çarpıcı bir örneği “üç muhammed” isimli eserin önsözünde nakledilir zaten...
muhterem hocamın acizi en çok etkileyen hususiyeti “niye” sini söylemediği bir cümle sarfetmemesidir. gerekçeliliğin önemliliği ve güzelliği daha önsözde kendini belli ediyor.
okuyucusunu adam yerine koyan, onun hissi iknasıyla yetinmeyip daha elzem olan akli iknasına da önem veren, “ben böyle yaptım, işinize gelirse” şeklinde müstağni bir tavırla hareket etmeyip, mualliminden aldığı işaretle (2:22 not 7) mealine gerekçeli ibaresi koymakla zımnen “bunu şunun için şöyle yaptım, ikna olmanız benim için önemlidir, ikna olun ki bilinç haline gelsin, ikna olun ki hayata dönüştürebilin, ikna olun ki ikna edebilin” diyen muhterem hocama allahın akıl nimetine ve okuyucusuna duyduğu saygıdan dolayı müteşekkirim.
allah kendisiyle beraber bizden de razı olsun.
esselamu aleykum.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:39
BÜNYAMİN SARGIN
Değerli Hocamdan Allah binlerve kez razı olsun.
Tefsiri Amasya’da oturmama rağmen temin ettim ve okumaya başladım. Kullanılan dil, yazım yöntemi çok anlaşılabilir. Hele o dipnotlar yok mu…
Kaç kez okuyup anlamadığım ayetlerim zihnimde uyandırdığı çağrışımları görünce hocama tekrar tekrar dua ediyorum.
Selam ve dua ile…
Allah yar ve yardımcınız olsun.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
20 Aralık 2008 Saat:16:35
YUSUF KIRATİK
Esselamu Aleykum,
Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünceler taşıyan kişi, düşüncelerinden lezzet alır. Rabbim, bakışımızı düzeltenlerden, güzelleştirenlerden eyle bizi ki, baktıklarımızı düzgün görelim, güzel görelim.
1. Allah Şahdamarımızdan daha yakın bize.
2. Biz Allah’ı unutacak olursak, Allah’ta bize kendimizi unutturur yoldan çıkan kimseler oluruz.
İNSANA YAKIN OLAN İNSAN, ALLAH’A YAKIN OLAN İNSANDIR.
Biz Allah’a yakın olalım ki, kendimizle ve birbirimizle barışık olalım. Allah’a hoş giden, hoşnutlukla giden insan, kendisine hoşgelen insan olacaktır.
Kur’an : Cuma Suresi 5. Ayeti Kerimedeki gibi Evlerimizde kitaplıklarda, ceplerimizde, arabalarımızda, sırtımızda TAŞIYACAĞIMIZ değil, önce kalbimizde ve aklımızda, sonra sair azalarımızla amellere dönüşerek, BİZİ SAHİBİNE, SAHİBİMİZE TAŞIYACAK OLAN bir kitap.
Ey Sevgili Dost, Dost odurki; görüldüğünde Allah’ın zikrini hatıra getirir. İsminiz, Rasulullahı (s.a.v), Soyisminiz Allah’a teslimiyeti hatırlatıyor. Allah, bir kulunu, bir diğer kuluna sevdirecekse, seveni, sevilene tanıştırmadan sevdirmeye muktedirdir. Hiç Tanımadığınız, görmediğiniz Kardeşleriniz var sizi seven.
Her bir Mealin, her bir tefsirin kokusu başka güzel. Bir çiçek bahçesi gibi. Rabbim, Daha nice Meallerle, tefsirlerle Kitabının bitmez tükenmez kokularına kavuştursun bizleri. Çiçek bahçesinde bir çiçek daha açtı Allah’ın izniyle. Hamdolsun.
Rabbim Tüm eleştirileri, eleştirileri taşıyan kişilerede, yöneltilen kişilerede Hayr’lara vesile kılsın. Allah Kelamı ile iştigal ve hemhal olunmuş nice zamanlarınızı, gündüzlerinizi, gecelerinizi Rabbim Bereketlendirsin.
RABBİM! SEV BİZİ, SEVDİR BİZİ, SEVİNDİR BİZİ.
Cümle İman kardeşlerimizle Birlikte Yasin 58 de vuslat dualarımla.
Esselamu Aleykum.
Editör Notu: bu yorum, www.islamoglumeali.com sitesinden alıntılanmıştır.
Bu kitap hakkında yorum yazmak için lütfen TIKLAYINIZ...
Yorumlarlar, editör tarafından onaylandıktan sonra yayınlanmaktadır.